Dersimiz, Dersim

Çayan Demirel-Dersim Belgeseli

Dersim, Alevistan, Zazaistan

Dersim'li nasıl CHP'li Oldu

Tarihi Röportaj




Helin AVŞAR / GAZETE HABERTÜRK / HT PAZAR
FOTOĞRAFLAR: SERKAN ŞENTÜRK

Sivri dilli. Sözünü hiç sakınmıyor. Çok da genç. Haliyle dikkat çekiyor. Köşe yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra adı ünlü isimlerle anılmaya başladı. Bazılarıyla kavga ediyor, bazılarıyla kavga ettikten kısa bir süre sonra yan yana fotoğrafları yayınlanıyordu. Hatta kimi ünlü kadınlarla aşk yaşadığı bile yazıldı çizildi. İnsan kim bu genç adam diye merak ediyor. Geçen hafta buluştuk, aşk hayatından politik görüşlerine varana kadar her şeyi anlattı...

Üslubunuz çok sert ve haşin değil mi?
Net bir adamım. Akrobatlık ve diplomatlık yapmam. Düşündüğüm, gördüğüm neyse söylerim. İşimiz cambazlık değil, fikir ifade etmek...

Başka yerlerde de böyle haşin ve sert misiniz?
Ne gibi yerlerde?

Kimi mahrem yerlerde?
(Gülüyor) Öyle yerlerde kadınların benden haşin olmasını severim...

Kendiniz gibi kadınlardan mı hoşlanırsınız yani?
Sadece kadınlar değil, her insan her yerde net ve içten olmalı. Fırıldak olmamalı...

ATATÜRK'Ü BABAM GİBİ SEVERİM

Nasıl bir aileden geliyorsunuz?
Bizim aile İzmirli. Büyük dedem Kütahya'dan İzmir'e gelmiş. Orada doğdum, büyüdüm. Babam mühendis, annem öğretmen. Ablam da sanayici. Eniştemle beraber kendi tekstil ihracat şirketlerini yönetiyorlar...

Fikirleriniz uyuşur mu ailenizle?
Sol-Kemalist eğilimlere sahip bir aile bizimki. CHP'ye oy verirler. Baba tarafımın bir kısmı, amcamlar daha da koyudur...

Fazıl Say'ın sorduğu amcalarınızdan mı bahsediyorsunuz?
Evet Önder Kütahyalı. Türkiye'nin önde gelen klasik müzik tarihi profesörlerinden ve eleştirmenlerinden olduğu için Fazıl yakın tanıyor. Uzun yıllar Cumhuriyet'te yazdı. "Soyadı benzerliği mi" diye merak etmiş, "Bu mendebur liberal, böyle Kemalist bir aileden nasıl çıktı" diye şaşırmış...

Nasıl çıktınız hakikaten?
Lise yıllarında hayata, topluma ve politikaya dair daha çok düşünmeye, sorgulamaya ve okumaya başladım. Tam 28 Şubat süreciydi. Maalesef ailemin devraldığı siyasi gelenek beni ikna edemedi. Zihinsel olarak Kemalist kalmak için çabaladım ama olmadı. Hem vicdanen hem de aklen o çizgide kalmam mümkün değildi...

Atatürk'ü sevmiyor musunuz?
Seviyorum. Babamı ve annemi sevdiğim gibi seviyorum. Annem beni küçükken, "Atatürk'ün 100'üncü yaşında doğan uğurlu oğlum benim" diye severdi. Böyle duygusal bir geçmişi unutamam. Ama Mustafa Kemal'i her yönüyle severim ben. Hiçbir olumsuz tarafını görmezden gelmem. Bir insan babasını "Büyük bir adam" olduğu için sevmez, sevdiği için sever. Babasını her ama her yaptığıyla sever... Babaları en ağır önce oğulları eleştirmeli...

70'LERDEKİ GENÇLER HASTALIKLIYDI

Bizim jenerasyon apolitik diye eleştirilir, buna ne diyorsunuz?
Politikayla çok ilgili bir adamım ama herkesin politize olmak zorunda olduğu bir toplum hastalıklıdır. Politize olmanın tercih haline geldiği bir toplum sağlıklıdır. 70'lerin Türkiye'si bugüne göre çok daha hastalıklıydı. Keşke ciddi bir kısım gençlik o zaman apolitik olsaydı. Aslında öyle istiyorlardı. Mecburiyetten sahte-politik haldeydiler. Kof ve içi boş, dandik bir politik atmosfer vardı o zamanlar. Şimdi politikayla ilgilenen gençler daha az ama daha sahici...

TÜRK SOL GELENEĞİ ÇOK DANDİK

Yazarlık maceranız nasıl başladı?
Fikir ve sanat işleriyle iştigal etmeyi kafama koymuştum. O yolda ilerliyordum. Ama köşe yazarı olmak gibi bir hedefim yoktu. Sonuç merkezli yaşamam. Bir şeyler yaparım, tohumları atarım. O süreç zaten meyvesini verecekse verir... Taraf'a yazılar gönderiyordum. O yazılar ilgi toplamaya başladı. Sağlam geri dönüş alıyordum. Özellikle "Denizlerin yolu bizi nereye götürür?" başlıklı yazı patlama yarattı. Bir buçuk ay boyunca tartışıldı. Sonrasında da çeşitli siyasal meselelere dair yazmaya devam ettim. O yazılar da iyi okunuyordu. Ardından, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar beni köşe yazarı yaptı...

Türk solunu ve 68 kuşağını çok eleştirdiğiniz o yazı değil mi? Ne düşünüyorsunuz sola ve solculara dair?
Ana damar Türk solunun çok hastalığı var. Genetiğindeki ittihatçılığı yenemiyor. 68 kuşağı da o ittihatçılıktan bağımsız değildi. Aslında suçları da yok. O atmosferi aşmak güç bir şey. Ama bugün artık bazı şeyleri kabul etmek lazım. O gençleri katlettiren sisteme düşman olmalıyız... Özgürlükçü sol düşünceye Türkiye'nin ihtiyacı var. Ama bizim dandik Türk sol geleneğinden böyle bir görüş çıkmaz. O geleneği reddetmek lazım...

GÜLEN HAREKETİ İÇİNDE SAHTEKARLAR VAR

Fethullah Gülen hareketi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Şu an TSK, Gülen hareketini ve genel olarak İslami yaşam tarzına sahip insanları düşman görüyor ve yok etmek istiyor. Böyle şey olamaz. Buna direnirim. Her ahlaklı insan da direnmeli... Bu durumun dışında Gülen hareketini de ağır eleştiriyorum. Hareket genişledikçe eyyamcı ve sahtekâr insan malzemesi artıyor. İçlerinde tam özgürlükçü insanlar da var. İttihatçı kafada olanlar da. Gülen'in ismi üzerinden çıkar ve rant elde etmek isteyen bir bezirgan sınıf da oluştu. Bunu da görmek lazım. Bunları gerekirse isim isim de yazacağım... Hareketin DTP'ye ve Alevi meselesine bakışının da değişmesi gerekiyor...

Askerle de kavgalısınız, askerlikle ilgili düşünceleriniz hâlâ geçerli mi?
TSK'yı sevdiğim için eleştiriyorum, sevmesem yalakalık yapardım. Devletimizin güçlü ve dinamik bir ordusu olmalı. Oysa ordumuz bu devleti sadece kendine ait olarak görüyor. Devletin ordusu yok. Ordunun devleti var Türkiye'de... Generaller ve subaylar devlet memurudur. Sivil otoriteye itaat etmek ve hadlerini bilmek zorundadırlar. Kendilerini devlet adamı zanneden generaller Mozambik'te bulunur. Bu durum değişmedikçe benim de askerlikle ilgili fikirlerim değişmez... Bu durumun değişmesini istiyorum, çünkü ordumu seviyorum...

BAŞÖRTÜLÜ VALİLERİMİZ OLMALI

Başbakan ve AKP'ye hakkında neler söyleyeceksiniz?
Sivilleşme ve özgürleşmeye hizmet ederlerse yanlarındayım. Tayyip Erdoğan, paşasının başbakanı olursa karşısına dikilirim. Tüm haklar ve özgürlükler alanı genişlemeli. Devlet eliyle adam zengin eden, devletçi ekonomik sistem de değişmeli. Başbakan'ın Şimon Peres'e karşı tavrını çok yiğitçe buluyorum. Ama Ömer El Beşir denen katile de aynı şekilde haddini bildiren bir Başbakan olsun isterim...

Başörtüsü konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bu devlet başörtülü kızlara çok çektirdi. Çok ayıp etti... Başörtüsü okullarda serbest olmalı. Hatta başörtülü valilerimiz de olabilmeli. Başörtülüler yalnız "eş" değildir. Bunu bu toplum hazmedecek... Aleviler, Kürtler, gayrimüslimler de kendi kimliklerini inkar etmeden bu ülkede her yere gelebilmeli. Şu an inkar ederek gelebiliyorlar. Bu vicdansızlıktır...

ALEVİLERE KARŞI NEFRET ZEMİNİ VAR

"Alevifobi" diyorsunuz böyle bir şey var mı gerçekten?
Nasıl kimi kesimlerde başörtülü hanımlara karşı potansiyel bir nefret varsa, kimi bölgelerde de Alevifobi var. Alevilere de bu devlet çok acılar çektirdi. Yaşanan Alevi katliamlarını derin devlet organize etti ama hemencecik gaza gelecek Sünni kitleleri bulması da kolay oldu. Çünkü Alevilere karşı potansiyel nefret zemini vardı oralarda... Bu ülkede artık zorunlu din dersleri kalkmalı. Madımak da müze olmalı. AKP, Alevi taleplerini derhal hayata geçirmeli artık. Alevi açılımı lafta kalmamalı. Adımlar hızlanmalı.


REHA MUHTAR'DA HIRS KALMADI

Televizyonculuk işine nasıl girdiniz? Reha Muhtar'ın danışmanısınız bir yandan değil mi?
Çok ironik bir şey aslında. O bahsettiğim 68 kuşağı yazısı sebebiyle biz Reha Muhtar'la birbirimize girdik. Bir dergi bizi o zaman kapak yaptı. Çok ağır şeyler yazdı bana dair, ben de aynen cevap verdim. Fakat bu vesileyle Reha'nın 30 yıldır hiç değinmediği devrimci geçmişi ortaya çıktı (Gülüyor)... Sonra "Kurtlar Vadisi" meselesiyle ilgili beni programı "Çok Farklı"ya çağırdı. Orada iyi anlaştık, görüşmeye devam ettik. Danışmanı oldum. Ahmet Tulgar da diğer danışmandı. Sabahlara kadar hem tartışarak hem eğlenerek program yaptık... Reha bana "Oğlum sen ajan mısın, nereden bu kadar bilgin var" deyip duruyordu...

Çok Farklı devam edecek mi?
Vallahi bilmiyorum. İyi bir programdı. İyi izleniyordu. Reha'nın kafasında bazı düşünceler var. Ne zaman hayata geçirir bilmiyorum. Öyle çok hırsı yok, cool bir ruh halinde. Çocuklarıyla ve çok sevdiği Deniz'le mutlu şu an...


AHMET'İN TEK GERÇEK DOSTU NURAY
GERİSİNİN PALAVRA OLDUĞUNU O DA SÖYLÜYOR

Reha Muhtar'la Ahmet Hakan'ı da barıştırmışsınız doğru mu?
Evet. Perestroyka'daydık. Nuray Mert de vardı. Reha ayrı bir masadaydı. Ahmet'in ameliyatından bir gün önce. Bir sebeple araları kötüydü. Reha'nın yanına gidip "Ahmet senden helallik istiyor" dedim. Hava yumuşadı, sonra iki masa birleşti. Makara bir sohbet oldu. Reha, Ahmet'e ortopedist tavsiye etti...

Ahmet Hakan'la ilgili ne düşünüyorsunuz?
Benim hayatımda Ahmet'in manevi yeri var. Bugün çok sevdiğim birçok özgürlükçü ve demokrat yazarı, 1997-2001 arası geçirdiğim dönüşüm sürecimde Ahmet'in televizyon programlarında tanıdım. Benim üzerimde etkili oldu... Sonra onun değişim yıllarında kendi geldiği yere eleştirel mesafe almasını da çok erdemli buluyordum. Fakat işi itirafçı muhabbetine vardırdı. Samimiyetten uzaklaştı. Kendisine de söyledim bunu... Öz itibariyle kendisinden nefret eden, kendisine her türlü çirkefi yapmış kişilerle ittifak içine girmesine de kızgınım. Biz bunu onunla çok uzun konuştuk. Bana "Her şeyin farkındayım, yarın zora düşsem ilk tekme atanların onlar olduğunun da farkındayım ama bir bildiğim var, güven" dedi... Tek gerçek dostu Nuray. Bak o gerçek. Onu söyleyeyim... Gerisinin palavra olduğunu o da söylüyor. Ahmet'in hayata karşı sinik bir tavrı var ama bu doğru bir şey değil. Yaşadığı türbülanstan çıkar inşallah...

BENİ TUŞ ETTİN HELİN

Adınız ünlü kadınlarla birlikte anılıyor, aşk hayatınız epey hareketli. Bu eskiden de böyle miydi yoksa tanınmış bir yazar olunca mı ünlü kadınlar dolaşmaya başladı çevrenizde?
Eskiden daha rahattım... İşlerin zorlaştığı yerler oldu haliyle.

Sosyetik kadınlardan da teklifler geliyor mu?
Ne teklifi?

Arzulanan bir erkeksiniz. Öyle teklifler?
(Kahkahayla gülüyor) Hiç ahlaksız teklif almadım.

O çevreden de ilişkileriniz olmuş ama öyle duydum?
Beraber olduğum insanlar olabilir tabii...

Şu an sevgiliniz var mı?
Seninle olan bu fotoğraflarımızdan sonra olmayacak herhalde. Beni tuş ettin Helin...


POLAT ALEMDAR DANSÖZDÜR

Kurtlar Vadisi'ne de çok ağır yüklendiniz. "Dizi Ergenekon projesi, Polat Alemdar çakma kahraman" dediniz...
2003-2006 arası tamamen öyleydi. Dizi her türlü ırkçılığı yaptı o dönem. Bir darbe ortamının yaratılmasına hizmet etti. Kurtlar Vadisi-Irak filmi de öyleydi. Kürtlere, Hıristiyanlara ve Yahudilere karşı halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiler resmen... Sonraki periyotta dizi döndükçe döndü. Polat Alemdar, dansöz bir karakter haline geldi. Hem çakma kahraman hem fırıldak bir dansöz Polat.

OKAN BAYÜLGEN ZAVALLI BİR FAŞİST APOLET GÖRDÜ MÜ ALTINI ISLATIR

"Bir banal ırkçı olarak Okan Bayülgen" diye de bir yazınız var... Bayülgen de sivri dilinizden nasibini almış...
Ben analiz yapıyorum. Laf olsun diye konuşmuyorum... Okan Bayülgen karakter olarak "Güçlü olana yaltaklanan, güçsüz olana saldıran" zavallı bir insan tipi. Manken, şarkıcı, oyuncu genç ve güzel kadınlara ve bir de kadınsı ve pasif gay'lere saldırır. Güç sahibi erkekler ile aktif ve gizli gay'ler karşısında yalakalık yapar. Oysa doğru düzgün bir mizahçı, güç sahiplerini madara eder... Çok derin entelektüel kompleksleri var Bayülgen'in. Çok koyu bir cehaleti var. Buradan kaynaklanan banal bir faşizmi var. Adam sıradan faşist. Araplara "Yamyam" diyor. Kürtlerden korkmasa onlara da küfreder. Özel hayatında ediyormuş zaten... Adamın beyni sıvıyla kaplı. Süslü laflarla kamufle etmeye çalışıyor. O yüzden her türlü köşe yazarından ve akademisyenden korkar Bayülgen. Kompleksinden ötürü. Pısar, susar kalır. Oysa ne madara edilecek profesörler ve yazarlar var bu memlekette. Bayülgen apolet gördü mü altını ıslatır... Karakteri böyle...

ÇILGIN SEKS YAPAN KADIN SEVERİM

Sevgilinizin nasıl olmasını isterdiniz?
a)Yırtıcı b) Kavgacı c) Sakin
Yırtıcı...

Nasıl giyinse hoşunuza gider?
a) Deri elbiseler b) Pardösü, jartiyer c) Usturuplu
A ve B karışık...

Size nasıl hitap etmeli?
A) Aşkım B) Minik farem c) İsminizle
İsmimle...

Nasıl bir seks hayatınız olmalı?
a) Çılgın b) Çok çılgın c) İdare eder
Çok çılgın...

İnsan ne iş yapmalı?
a) Sanatçı b) Gazeteci c) Tanınmış olmamalı
D seçeneği... Hepsi olabilir. Kadın gibi kadın olması yeterli
15.11.09

Başbakanım, İzleyin Lütfen..

Tek ve Tek Başına, Türkan


Bir insanı seversiniz ya da sevmezsiniz, kendi bileceğiniz iştir, fakat; 'yiğidi öldür, hakkını ver' diye bir lâf vardır ya, işte o, tam da Türkan Saylan için kullanılabilecek bir lâfmış.

'Mış' diyorum çünkü, ben bu kitabı okumadan önce, kendisini gazetelerdeki haberlerden öte tanıyor değildim.

Açıkçası; böyle isim yapmış, güçlü kadın portrelerine karşı oldum olası ilgi duyduğum  ve biraz da Ayşe Kulin okumayı her daim sevdiğim için almıştım kitabı.

İyi ki de almışım...


Bitince, aynen şöyle dedim:

"Vay be, Türkiye'de böyle kadınlar da mı varmış!"

Öyle bir hayat ki; kendi dünya görüşü üzerinde maksimum ihlas, maksimum performans ve maksimum fedakârlık üzerine kurulu..

Kendinden, nefsinden, keyfinden vazgeçmiş;  hayatının merkezine ne aşklarını, ne kocalarını, ne çocuklarını koyAmamış;  hep ileriye bakmış ve gerçekten tek başına dimdik kalabilmiş müthiş güçlü bir kadın!

Çok satan kitapları okumaya burun kıvıranlar ve bunu yapmaktan imtina edenler olduğunu biliyorum.

Ama, tüm samimiyetimle söylüyorum, dünya görüşünüz ne olursa olsun, ister islamcı, ister komünist olun, hele hele, bir tıp öğrencisi iseniz, bu kitabı lütfen okuyun..

Ben çok uzun bir alıntı yazıp, yayınlamaktan vazgeçtim, çünkü dopdolu bir hayatın özetini buraya asmak, o hayata haksızlık olurdu.


Herkese iyi okumalar..


***




Maklubetepsisi.com


Cemaatin geleneksel yemeği olan ve genelde tüm şakirtlerin ustalıkla pişirebildikleri Maklube'nin satıldığı bir yer açılmış.

Tanıtımlarına baktım ve literatüre yabancı olanlar için birazcık açıklayıcı olsun diye kırmızı tercüme cümleleri de ekledim.

Hiç tadına bakmamış olanlar için şiddetle tavsiye ederim, gerçekten leziz bir yemektir:)


****
Siteden alıntılar:

Rivayet; Ortadoğu kültüründen gelen bir yemektir, Mardin yemeği olarak bilinir. Yemeğin Türkiye’de 30 yıllık geçmişi olmasına rağmen (hemen hemen cemaatle yaşıt) herkesin bildiği bir yemek değildir. Bilinen ortamlarda (ışık evlerde) kalabalık davetlerin (sohbetlerin) bereketli yemeğidir.

Bir defa yiyen insanların hayatları boyunca unutamayacakları bir yemektir.(Evet, böyle telkine açık hale getiren, gevşetici ve sihirli bir etkisi vardır.) Yemeğin tadı tek başına asla çıkmaz.(Zaten cemaatte iseniz tek başına olmanız sözkonusu değildir.) Kalabalık ortamlarda daha da lezzetli olmaktadır. Bu lezzetin de yemekten sonra yapılan muhabbetten(risale sohbetinden) geldiğini söyleyen insanların sayısı oldukça fazladır; ki biz de bu görüşe katılıyoruz.

Yemeğin en büyük özelliği servis şeklidir.. Bir sini içerisine tencere ters çevrilip tepesine tepesine vurularak kalıp şeklinde çıkarılan pilav ayrı bir haz ve estetik katar… pilavın etrafına yoğurt ve salata üçgen biçimde güzelce yerleştirilir.

***
Biz Kimiz?

Maklube Tepsisi 1 Eylül 2008 de Çamlıca'da faaliyetlerine başlamıştır. Çamlıca'dan Anadolu yakasının bazı semtlerine hizmet vermektedir.(Hizmet verdiğimiz semtler için tıklayın) Yerimiz 2 katlı olup 1.katta ızgara kebap çeşitlerimiz servis edilir, 2. katı maklube sevenler için özel olarak dekore edildi. Maklube Yemeğiniz yuvarlak masalarda servis edilir. Kendi yerimizde yuvarlak masalarda 25 kişiyi ağırlayabiliyoruz. Dileyen misafirlerimiz önceden rezervasyon yaparak toplantılarını Maklube Tepsisi'nde gerçekleştirebilirler.

Misyonumuz

Maklube Tepsisi bulunduğu gıda sektörünün hassasiyetlerini dikkate alan (helal gıda) ve hizmet sunduğu insanların hayatlarını  kolaylaştıran bir işletmedir. Maklube yemeği özel anlamlar içeren (ışık evleri nostaljisi yapmanıza yardım eden) ve geleneği olan bir yemektir. Maklube Tepsisi bu geleneğe hizmet etmek için kurulmuştur.

Vizyonumuz

Maklube kültürünü tüm Türkiye’ye yaymak.(Yetmez, Orta Asya,New Jersey başta olmak üzere, tüm dünyaya frenchize vermeyi hedefliyoruz)

****

Tadımızı bilenler

Maklube Tepsisi'ne sipariş veren ve tadımızı, hizmet kalitemizi bilen kurumsal müşterilerimizden bazıları
  • COŞKUN KOLEJİ :)
  • ANAFEN :)
  • FEM :)
  • MEHTAP TV :)
  • DÜNYA RADYO :)
  • DÜNYA PAZARLAMA :)
  • BURÇ FM :)
  • AKASYA YAPI :)
  • TARİH KÜLTÜR VAKFI :)
  • SABAHATTİN ZAİM KOLEJİ :)
  • İSTANBUL SANAT AKADEMİSİ :)
  • SAMANYOLU TV :)
  • IMP :)
  • BANKASYA :)
[Afiyet olsun :)]


Maklube Partisi:

Atatüyk öldü, biliyoy musun:((

Esra Elönü-Ayşe Arman Röportajı

Nasıl ki, bir zamanlar, Şule Yüksel Şenler tarzı örtünme biçimi birilerine model olmuş; bence, Esra Elönü'nün aykırı ve özgün tarzı da, pek çok yeni yetme genç kıza, model olacaktır diye tahmin ediyorum..

Ayşe Arman, bugünkü röportajını onunla yapmış..Ben de ilgiyle takip ettiğim, bu farklı ve çılgın kızın neler dediğini arşivime almak istedim..

***


Biliyorum... Bu da kim diyeceksiniz! Nereden çıktı diyeceksiniz? Çünkü görmeye alışık olduğunuz tiplerden biri değil. Kapalı ama isyancı. İnançlı ama aykırı. Örtülü ama anarşist. Sadece içi değil, dışı da farklı. Haber7.com’un yazarı ve Marmara FM’in yayın yönetmeni Esra Elönü, kendini çizgi roman kahramanı olarak tanımlayabiliyor. "Sürü"nün bir parçası olmak istemediği için, kıyafetlerini kendi çiziyor, bir arkadaşı da dikiyor. Ve ortaya bu görüntü çıkıyor. Ucu kesik eldivenleriyle, botlarıyla, kalın kemeriyle, siyah matrix pardösüsüyle Blade Runner filminden fırlamış gibi. O, İslamcı genç neslin yeni sesi olarak kabul ediliyor...
Ahmet Arsan sayesinde tanıdık sizi. Ama hálá bir meçhulsünüz. Kimsiniz, kimlerdensiniz?

- Radyocuyum, edebiyatla haşır neşirim. Farklılığını çok erken yaşta fark eden ama yaşadığı çevre itibariyle bunu çok fazla dile getiremeyen fakat sonra... Çok büyük bir tazyikle fışkıran biriyim!

Nasıl bir çocukluk?

- Dünyadaki pembeliklerle, Pollyannalar’la hiç işim olmadı benim. Çok fazla sorup, sorgulayan bir çocuktum. Annem ev hanımı, babam imamdı. Hani marangozlar, çocuklarına ahşap oyuncak yapıp getirir ya, babam da bize hep en güzel tekbirleri getirirdi. Hiçbir zaman baskıcı, dışlayıcı ve dayatmacı olmadı.

Olay nerede geçiyor?

- Beşiktaş’ta doğdum ama sonra babam Gaziosmanpaşa’daki bir camiye tayin oldu.

Kaç kardeşsiniz?

- 6 kız! Ben 4 numarayım, bir de benden beş dakika önce doğmuş bir ikizim var. Dünyaya yalnız gelen insanlardan değilim! Çok iyi gitar çalar, ben de öyle. O gitarı da eve, imam olan babam getirmiştir. Yani ben, muhafazakár ailede doğan, o yüzden çocukluğunu yaşayamadığını söyleyenlerden değilim. Cahilliğin, muhafazakárlık diye yutturulması da sinirimi bozuyor! Benim yazma nedenim de bu noktada başlıyor. Derdi olan insan yazar, benim de var. Yazmaya, şiirle başladım. Çekirdek yiyordum, sesi çok hoşuma gitti, o sese uygun bir söz yazdım, derken o sözü tetikleyen başka sözler geldi, bu da şiire dönüştü. Şair İbrahim Tenekeci, şiirlerimi fark etti ve çeşitli dergilerde yayınlandı. Sonra metin yazarı olarak Marmara FM’e girdim, 8 yıldır buradayım. Bu radyoda aklınıza gelebilecek her işi yaptım, şimdi genel yayın yönetmeniyim.

Eğitim?

- İmam Hatip. Bundan da gurur duyuyorum. Dramaturg olmak istedim, başörtüsü yüzünden olamadı. Bir dönem de konservatuvara girme hayalim vardı, o da gerçekleşmedi. Ama ben yılmadım, fışkırmak için kendime başka yollar buldum.

İmam Hatip dışında düz bir liseye gitme şansınız var mıydı?

- Çok dürüstçe söyleyeyim, yoktu. Babam o kadar da geniş değildi. Ama orada severek okudum. Bu, benim örtü tanımımla ilgili. Kimse, benim başımı zorla kapatmadı. Örtüyü ben kendim sorguladım. Yazdıklarımdan, şundan bundan esinlenerek, kendime bir masal kahramanı yarattım ve ona kıyafetler çizdim.

Bu üzerinizdeki kıyafetler sizin kendi çizdiğiniz şeyler mi?

- Evet. Elimden dikiş gelmiyor ama bir terzi arkadaşıma götürüyorum; o da kahkahalar atarak dikiyor. Ben de giyip sokaklara çıkıyorum. Çok içselleştirdiğim için de emanet gibi durmuyor.

Kaç yaşında örtündünüz?

- 10.

10 yaşındaki bir çocuk, "Allah emretti, kafamı örtmem lazım" diyebilir mi?

- Diyemez. Zaten o başörtüsü değil, "saç örten bir kapatıcı." Zamanla, yerli yerine oturtuyorsun. 10 yaşında kapandım ama 13 yaşındayken saçma gelseydi, kafamdan çıkartıp atabilirdim.

Ama bütün kardeşleriniz örtülü öyle değil mi?

- Evet, başörtünün çekirdeğinden gelmeyiz!

Ailede, sizin kadar eksantrik ve farklı örtünen bir başkası var mı?

- Yok ama bu da normal. "Benden bir tane daha"ya kimse tahammül edemez! Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama örtülü insanların genellikle tek tip giyindiğini fark ettim, firmaların ürettiği bazı kıyafetler var, herkes onları giyiyor ve birbirine benziyor. Ben de dedim ki, "Sürüye dahil olmayacağım. Kapanacağım ama kendi istediğim gibi..."

Çizgi roman kahramanı gibi duruyorsunuz. Onların böyle kostümleri vardır...

- Evet, çünkü ben kafasında çizgi roman sekansları olan biriyim. Gerçeğin de, çizgi romanlar olduğuna inanıyorum. Ama tabii kolay oldu zannediyorsanız yanılıyorsunuz, annem hálá, "Sen 40 yaşına gelince de böyle mi giyineceksin?" diyor.

Babanız peki? O ne diyor?

- Bir gün olsun, "Bu ne hal!" demedi. Örtülü olmam onun için yeterli, sesini çıkarmıyor.

Kıyafetlerinizle, makyajınızla güzelliğinizi ön plana çıkarıyorsunuz. Bence şahane de... Örtünmenin esasına aykırı değil mi?

- Değil.

Muhafazakárlar itiraz ediyorlardır...

- Etmez olurlar mı? Eldivenlerim, aksesuvarlarım hep eleştiri konusu...

"Blade Runner" filminden çıkmış gibisiniz. Ama eğreti de durmuyor...

- Çünkü bu, benim. Kendimi ne kadar saklayabilirim ki? Benim gibi bir insanı, kalıba nasıl sokabilirsiniz ki? Masamın üzerinde ağzı açık bir konserve kutusu var. Kapağında, "Ağzımı açtırmayın demiştim!" yazıyor, içinde de 1982 Anayasası var. Bu, absürt bir şey. Çünkü ben öyleyim. Fıtratım böyle. Allah’ın da beni böyle istediğini, böyle sevdiğini düşünüyorum.

Kendinizi hangi sıfatlarla tanımlıyorsunuz?

- Özgür, özgün ve çılgın. Çılgınlık yaparım, giderim namazımı kılarım, çılgınlık yaparım Leonard Cohen dinlerim, sonra da Rahman Suresi...

Bu tür şeyler söylediğinizde, sizi dışlamaya çalışanlar olmuyor mu?

- Oluyor, "Sen bizden değilsin, içimize almayız!" diyorlar, ben de, "Zaten hiçbir zaman içinizde değilim ki!" diyorum. Benim Allah’la olan randevularımı kim engelleyebilir? Ben Allah’ı kızdırmamak adına yaşıyorum. Onu kızdırsam da, o bana "Gel" diyor, ben de giderim, kimse karışamaz. O yüzden bugün sözü edilen muhafazakárlık kalıplarında kendimi göremiyorum. Mesela makyajıma da takmışlar ama ben kimseyi bir şeye teşvik ettiğimi düşünmüyorum.

Demek istiyorsunuz ki, "Yaptığım makyajla kimseyi ne helale ne de harama teşvik ediyorum..."

- Aynen. Karşımdaki insanların zaaflarını tetikleyecek ya da frenleyecek insan değilim. Sürme çekmeyi çok seviyorum o kadar. Fakat şuh olmak adına yapmıyorum. Kadınlığını çok fazla erkeklerin başına vuran kadınlardan olmadığım için de Allah’ıma şükrediyorum.

İnsanın şöyle bir açıklaması oluyor mu: "Benim nefsim bu kadarını yapabiliyor, bu kadar örtünebiliyorum!"

- Yooo. Ben yanlış örtündüğümü asla düşünmüyorum ki. Bir sürü insan, "Tesettüre uygun değilsin" diyebilir ama ben onları dikkate almıyorum. Ben, insanların beni şekillendirmek istediği biri değilim...

Diyorsunuz ki, "Herkes nasıl örtünmek istiyorsa öyle örtünsün..."

- Evet. Ben bugüne kadar kimseye, "Yanlış örtünüyorsun!" demedim, bu laf ağzımdan çıkmadı. Kimse de bana demesin...

Kesik eldivenler size biraz da rocker havası veriyor...

- Evet, eldiven sevdiğim bir şey. Bu eldivenlerle camide elinizi açın ve Allah’a dua edin, insanlar orada sizin dua etmenizle değil, bu eldivenlerle dua etmenize takarlar...

Yaptınız mı?

- Yapabilirim de. Ama gelecek tepkileri biliyorum. Tekrar ediyorum, ben bunları farklı olayım diye yapmıyorum. Bunların dine aykırı olduğunu da düşünmüyorum. Allah’ın beni böyle sevdiğine inanıyorum.

Siz, her gün, radyoda bir sürü evlenme teklifi de alıyorsunuzdur...

- Evet ama ilgilenmiyorum. Yapmam gereken çok daha önemli şeyler var.

İnsanlar özgürce Allah’a gitsinler

İslami genç kuşağın sesi olduğunuzu söyleyenler var...

- Benim böyle bir iddiam olmadı ama evet ben de bir sesim. Hem çok anarşist ve aykırı bir sesim. Üstelik, sesim yüksek de çıkıyor.

Size, "İslami kesimin uzaylısı" da deniyor.

- Sonuçta, uzayda da namaz kılınabiliyor!

Radyoda Leonard Cohen çalınca rahatsız olmuyorlar mı?

- Geleneksel dayatmacılar, her şeyden rahatsız oluyor. Darbukanın, insanın kafasını yaran sesini eleştirmeme de tahammül edemiyorlar!

Onlar sadece ilahi mi çalmanızı istiyorlar?

- Hep ilahi dinleyecek halimiz yok ya! Cohen’in güzel sesinin sahibi de Allah’tır. Bizim camia, önceleri, radyodaki herhangi bir sohbetin altındaki ney sesi de onları rahatsız ediyordu, yılmadım. Gerçi, çok da kendi camiasını eleştiren bir insan olmak istemiyorum, bunlar benim gözüme sokulan şeyler olduğu için söylüyorum. Ben şunu istiyorum: İnsanlar, özgürce Allah’a gitsinler. Rahat bırakın, Ali’nin, Mehmet’in otoritesiyle, herhangi bir sekteye uğratmayın ya da bloke etmeyin onları... Hayat, benim için ne biliyor musunuz? Şöyle bir not: "Secdeye gittim, geleceğim..." Erken de dönebilirim, geç de. Ama geleceğim...

Bir taraf, ’Hayır örtünemezsin! Çağdışı!’ diyor DİĞER TARAF ’Bizim istediğimiz gibi örtüneceksin!’

Babalara, bakkal çakkal, eş dost, hep kızlarıyla ilgili laf eder, "Kızını da gördük, acayip giyinmişti" filan der, onların bazıları da kızlarını evlatlıktan reddetmekle filan tehdit eder...

- Benim babam, ilahiyat mezunu, falaka zihniyetli biri değil. Hiç öyle yapmadı. Ben de babamın hoşgörüsüne teşekkür etmek için, ona beste yaptım. Bizim evde, "Elalem ne der?"e takan annemdir.

Laikler sizi örtündüğünüz için, dindarlar da yeteri kadar örtünmediğiniz için eleştiriyor, değil mi?

- Evet ama alıştım. Laiklerin, örtülüler konusundaki önyargılarına hiç girmek istemiyorum. Çünkü bunları açıklamaktan bıktım. Bir taraf, "Hayır örtünemezsin, çağdışı!" diyor, öteki taraf ise, "Sen bizim istediğimiz gibi örtüneceksin!" diyor. Gerçi, iki taraf da dayatmacı bir şey yapıyor ama açıkçası, bizim tarafın eleştirileri daha çok koyuyor. Ben Allah’ın istediği gibi örtünüyorum. Onun istemeyeceğini düşündüğüm bir şey yapsam, hemen cayarım.

Kendinizi "arada kalanlar" kategorisinde hissettiğiniz oluyor mu?

- Asla. Mağduriyet edebiyatı hiç yapmadım. Bu ülkede başörtüsü sorunu yaşayan bütün kardeşlerimin, benim gibi enerjilerini başka yerlerde gösterebileceklerine inanıyorum. Üniversite okumadım da ne oldu? Yine radyocu oldum, yine yazılar yazıyorum. Onlar da yapabilirler. Ama ülkemizde başörtüsü sorununun yarattığı bir hantallık ve tembellik söz konusu. Önemli olan bunu aşabilmek...

HEDEF KİTLEM KAFASI DİK AKTİVİST RUHLU GENÇLER

Size dişi Ahmet Hakan diyenler var.

- Benim böyle bir iddiam yok. Samimi söylüyorum. Popüler olma derdim hiç olmadı. Ama bizim camiadaki olumsuzluğu eleştiren tek insan oysa, ben de onun gibi olmak isterim.

Hakkınızdaki, "Canavar kalem", "Fırtına kız", "Depresif, hafif gotik, sıra dışı entelektüel Müslüman" tanımları hoşunıza gidiyor mu?

- Gidiyor tabii. Hem de çok.

Tabii, "Zeki görünmek için en anlaşılmaz, çetrefilli cümleleri yan yana koyuyor ve edebiyat yaptığını zannediyor. Peh!" diyenler de var!

- Madem anlaşılmaz bir yazarım neden "bir kesimin sesi" diyorlar? Ben kalemimle buluş yapmayı seviyorum. Ondan anlaşılmaz olduğumu düşünüyorlardır.

Hedef kitleniz?

- Söyleyecek sözü olan, kafası dik, anarşist ve aktivist ruhlu gençler...

Haya/l/t Kırıklığı



Hayâllerim, hayat ağacına tutunmama vesile olan, cılız dallardır benim.

Azıcık zorlasalar, çıt! diye kırılacak kadar narin, bir o kadar kuru.

Hayallerim kırıldığı zaman, hayatım kırılır, dalına oturup, uzakları seyrettiğim, ufka bakıp, beni yeni limanlara götürecek gemi bacası gözetlediğim ağacımdan, dengemi yitirip düşmeye başlarım hemen.

Düşerken, budaklar batar yüzüme gözüme; tutunmaya çabalarım can havliyle.

Sarılmaya çabalarım sımsıkı, kabuklu yaralarım sürtünür kabuklarına.

Kanatır ellerimi.

Kıymıklar batar yüreğime.

Bilirim, düştüğümde kolum kanadımın bir kez daha kırılacağını. Kaynamasının günler, geceler, aylar alacağını.

Dayanılmaz sızılarla, uykusuz kalacağımı.

Cılız dallara tutunmanın bedelinin ağır olacağını.

Sonra, yine kendimden vazgeçip , hayat ağacımın, kırılan dallarına acımaya başlarım.

Suçlu aramağa gerek yoktur!

Kaderdir biraz da düşmek, kırılmak.

Hayâl kırıklığı, peşi sıra, hayat kırıklığı işte böyle sürer gider. Döner tuzlu sularla beslerim ağacımı.

Bir gün hastalanıp kurumaya başlarsa, kurtlara terk etmem!


Keserim kendi elimle, yanmasın odun diye, balta sapı olsun yerine..


Gülhane parkında bir kavak ağacı da değil ki, ardından türkü yakanı olsun.

Mezarlık süsü olmağa yaraşır, altı üstü bir selvi işte:

Gölgelikten başka meyvesi olmayan, çocukların bile tırmanmaya, meyve çalmaya tenezzül buyurmadığı.

Herşeye rağmen, gururlu, dik!




Şarkı:
ALEXANDRIA-CAROLINE LAVELLE

Müstear Bey'in Yazısı


Fişçiler : YARGILANACAKSINIZ!

“…Batı Almanya’da 1966’da SEKSENALTIBİN Nazi, suçlu görülerek, hüküm giymiş. Bunu gazetelerde okumak, radyolarda dinlemek için zamanımıza acımayız. Heyecanlanırız!

İşten sonra mitinge giderek oylarımızı vermeye hazırız: AZ! 86 bin azdır! 20 yıl hapis de az; uzatmak gerek!

Oysa bizde (Rusya’da) ON KİŞİ hüküm giymiş. (Türkiye’de hiç kimse! Muğlalı paşa direkten dönmüş…)

Oder ( Dicle ) ve Ren ( Fırat ) gerisindeki bizi rahatsız eder. Oysa Moskova’nın ( Ankara ) veya Soçi’nin ( Dersim ) yeşil çitleri gerisindeki, kocalarımızın ve babalarımızın katillerinin sokaklarımızda boy göstermeleri, bizimde onlara yol vermemizdeki gerçeklik -hesaba dâhil edilmez, bizi rahatsız etmez- ‘eski yaraları deşmek’ anlamına gelir.

Oysa bir orantı kurulduğunda, Batı Almanya’nın 86 bini, Rusya’da milyonun çeyreği eder! ( Ya Kemalyanus’un Çiftliğinde? )

***

Bilmece ki, çözümü bulmak bizlere çağdaşlara nasip olmaz: NE SEBEPTEN Almanya’ya kendi canilerini cezalandırmak hakkı tanınmıştır da, Rusya’ya tanınmamıştır?

Vücudumuzda çürümekte olan bu pislikten kurtulmadığımız taktirde, ne felaketler dolu bir yolculuk bekler bizi?

Dünya bizden ne öğrenebilecek?

Almanya’da görülen davalarda, kah burada, kah orada şaşılacak durumlar görülür kimi vakit: sanık iki eliyle başını tutar, savunmaktan vazgeçer ve yargıçlardan herhangi bir istekte bulunmaz. Ancak, şimdi canlandırılarak gözünün önüne serilen eski suçlarının manzarasıyla sarsıldığını, nefsine karşı nefret duyduğunu ve yaşamak istemediğini söyler.

İşte yargılamanın erişebileceği en yüksek nokta:

Suçun, suçu işleyenin gözünde bile, iğrenç hale gelme noktası.


Fakat biz n’apalım?

Günün birinde torunlarımızın torunları devrimizin birkaç kuşağına “sümüklüler kuşağı” adını takacaklardır: Boynumuz bükük, önce milyonları aşan sayımızla yok edilişimize razı olduk, sonraları ihtiyarlıklarını rahat içinde geçiren ihtiyarlarımıza baktık.

Pişmanlık duymanın onlara yavan ve gülünç gelmesi halinde biz n’apalım?

Başkalarına çektirdiklerinin yüzde birine katlanmaktan HAYVANİ KORKU duyanlarda, bu KORKU’nun, HAKÇA iş görme isteğine galip gelmesi halinde biz n’apalım?

Katledilenlerin kanı ile sulanmış toprağın hasadı ürünler onlara tatlı geldi ise ve elleri o nimetlere hırsla yapıştı ise, biz n’apalım?

Haliyle, et kıyma makinesinin kolunu, diyelim 1937 de çevirenler artık genç değil, yaşları elli-seksen arası, en iyi çağları refah ve konfor içinde geçti, dolayısıyla yaptıklarının AYNISI onlara yapılamaz, geç kalındı.

Pekala, yüce gönüllülükle davranalım, onları kurşuna dizmeyelim, tuzlu suyla şişirmeyelim, üzerlerine tahta kuruları serpmeyelim, kırlangıç usulü gem vurmayalım, çizmeyle, copla dövmeyelim, kafataslarını demir çemberlerle sıkmayalım, bagaj misali kamaraya istif etmeyelim, ki üst üste yatsınlar- yaptıklarının hiçbirini onlara karşı uygulamayalım, fakat HEPSİNİ BULALIM ve TÜMÜNÜ YARGILAYALIM, memleketimize ve çocuklarımıza karşı kaçınılmaz borcumuzu yerine getirelim. Yargılamaya gelince, kendilerinden önce, işledikleri suçları mahkûm etmeye gerek var. Israrla üzerinde durarak tümüne, teker teker:

* Evet, ben bir cellât ve bir katildim,

sözünü söyletmeliyiz.

***

İnsanlardan bir kısmının öbür takımının hakkından gelmek için besledikleri “FİKRİ” açıkça mahkûm etmeliyiz.
Kusuru susarak kabul edip, ortaya çıkmasın diye, onu beden içine soktuğumuzda, TOHUMUNU EKMİŞ oluyoruz.

İleride bire bin vererek bol ürün sağlayacaktır. Canilere ceza kesmeMekle, hatta onları kınamaMakla, yalnız değersiz yaşlılıklarını korumakla kalmıyoruz; aynı zamanda geleceğin kuşaklarını da ADALET’ in anlamından yoksun bırakıyoruz. Gençlerin apolitik umursamazlık havası içinde büyümeleri işte bu sebepten olmaktadır; “eğitimin hafif tutulmasından“ değil.

Gençler, alçaklığın her zaman refah getirdiğini ve hiçbir sefer mahkûm edilmediğini öğreniyorlar.

Böyle bir memlekette hem İNSANLIK bulunmaz, hem de KORKUYLA yaşanır…”

Aleksander Soljenitsin / Gulak Takım Adaları I. Cilt s. 156-158


Fişlenen İnternet Siteleri


Fişlenen internet siteleri diye bir liste yayınlandı.

Kendimi ya da tanıdıkları arıyorum. Bulan olursa haber versin lütfen:)


Zeitgeist-Zamanın Ruhu


1/13
Maneviyat özel bir terimdir. Ve sezgisel yaklaşım anlamına gelir. Teist gelenekte bir kelimeye bağlı kalma eğilimi vardır. Bazı eylemleri ilahi ilkelere göre nahoş olarak, bazı eylemleri ise hoş olarak değerlendirir. Ateist gelenekte ise bu çok doğrudandır; olayların geçmişi özel bir önem taşımaz. Asıl önemli olan “burası” ve “şimdi”dir. Şimdi kesin olarak şimdidir. Şimdi de mevcut durumları deneyimlemeye çalışırız. Tam orada, o anda... Bir geçmiş var olduğu için şimdiye sahip olduğunuzu düşünmenin bir anlamı yoktur. Bu şimdidir, tam şu an… gizemli bir anı yok, sadece “şimdi”, çok basit, dosdoğru. Ve bu “şimdi”den bir şekilde her zaman bir aklın anlama yetisi doğar. Şöyle ki; sürekli etkileşimdesinizdir. Teker teker, adım adım, sürekli… Aslında bu, her zaman deneyimlediğimiz muhteşem bir duyarlılıktır. Ama şimdi tarafından tehdit ediliriz. Bu yüzden geçmişe ve geleceğe atlarız.

Hayatımızda var olan şeylere dikkatimizi yönelttiğimizde öyle zengin bir hayat sürüyoruz ki bütün o seçimler her zaman varlar. Ama hiçbiri kendi başlarına kötü veya iyi değiller. Bizim yaşadıklarımız koşulsuz deneyimlerdir. Onlar üzerlerinde şöyle etkilerle gelmezler: “bu kötü olarak değerlendirilir ve bu iyi” Biz onları deneyimleriz ama aslında onlara doğru dürüst önem vermeyiz. Aslında bir yerlere varacakmışız gibi düşünmeyiz, bir mücadele gibi düşünürüz. Ölmeyi bekleriz!!! İşte sorun bu: Bu “şimdilik”e hakkıyla güvenememektir. Aslında şimdi deneyimlediğimiz şey pek çok kuvvetli şeyi içerir. O kadar güçlü ki onla yüzleşemeyiz. Bu sebeple her zaman geçmişten ödünç alır ve geleceği davet ederiz. Belki de bu yüzden dini ararız. Belki de bu yüzden sokaklarda uygun adım yürürüz. Belki de bu yüzden toplumdan şikayetçiyiz. Belki de bu yüzden başkanlara oy veririz. Bu epeyce ironik, hatta çok tuhaf.

Changam Trunpa Rinpocha 1939-1987

2/13

Düşündüklerimizi, anladıklarımızı, nereden geldiğimizi ve bundan sonra ne yapacağımızı daha derin araştırdıkça bize ne kadar çok yalan söylendiğini göreceksiniz. Dünyadaki her kurum tarafından kandırıldık. Bir dakika durun ve dini kurumların neden bu dünya üzerinde işlerine karışılmayan tek kurum olduklarını düşünün.

Dini kurumlar dünyadaki pisliğin merkezidir. Dini kurumların hepsi devletimizi ve hükümetimizi kuran, size bu yozlaşmış eğitim sistemini getiren ve uluslar arası banka kartellerini kuran bir avuç insan tarafından oluşturuldu. Çünkü siz ve aileniz, efendilerinizin umurunda değilsiniz. Onların umursadıkları tek şey, her zaman olduğu gibi, sadece bu koca dünyaya hükmetmek. Bizler, gerçeklerden uzaklaştırılıp evrendeki ilahi bir gücün varlığına Tanrı denen adama inandırıldık. Tanrının ne olduğunu bilmiyorum ama ne olmadığını biliyorum. Kendinizi gerçeği görmek için hazırlayıp sonu nereye varırsa varsın, ucu kime dokunursa dokunsun, gerçekten madalyonun öteki yüzüne bakmak isterseniz yolun bir yerinde ilahi adalete kafa tuttuğunuzu fark edersiniz.

Kendinizi ne kadar çok eğitirseniz çevrenizdeki olayları o kadar iyi kavrarsınız. Her şey daha açık gözükür ve etrafınızdaki yalanları görmeye başlarsınız. Gerçeği bilmeniz gerekiyor, gerçeği aramanız gerekiyor. Gerçek sizi özgür kılacak.

John Maxwell

Gerçeği otorite olarak kabul etmek yerine otoriteyi gerçek kabul edenler için bu çok zor olmalı.

G. Massey, Mısır Bilimci

Çünkü size gerçeği söylemeliyim, dostlarım size gerçeği söylemeliyim. Konu saçmalığa geldiğinde büyük, en büyük saçmalığa, gelmiş geçmiş en büyük yalan vaatler ve abartılı iddialar şampiyonuyla karşılaşırsınız: “DİN”

Bir düşünün. Din insanları gökyüzünde yaşayan, görünmez bir adam olduğuna ikna etmeye çalışır. Her yaptığınızı izler, her gününüzün her bir dakikasını. Ve bu görünmez adamın yapmamanızı istediği 10 şeyi içeren özel bir listesi vardır. Eğer bu 10 şeyden birini yapacak olursanız sizi ateşlerle dolu, dumanlı, yakıcı işkenceli, ıstıraplı özel bir yere gönderir. Acı çekmeniz, yanmanız, boğazlanmanız, çığlık atmanız, ve ağlamanız için bir yer. İlelebet ve zamanın sonuna kadar. Ama o sizi seviyor (gülme efekti). Sizi seviyor ve paraya ihtiyacı var(gülme efekti). Her zaman paraya ihtiyacı var. O en güçlü, en kusursuz, en bilge, en alim. Ama nedense parayı elinde tutamıyor (gülme efekti).

Din milyar dolarlarla oynar, hiç vergi vermez ve her zaman daha fazlasını ister. Şimdi gerçekten iyi bir saçmalığa değindik: Kutsal Saçmalık
George Carlin 1937-2008

Bölüm 1: Anlatılmış En müthiş Hikâye

Bu güneş… M.Ö 10.000 yılından beri insanlar bu nesneye duydukları saygıyı ve hayranlığı biçimlerle ve yazılarla dile getirmişler. Bunun nedeni ise gayet açık: Güneş, hergün doğarak insanların dünyasını aydınlatır, sıcaklık ve güvenlik sağlar, onları soğuktan, körlükten ve geceleri ortaya çıkan yırtıcı hayvanlardan korur. İnsanlar anladı ki o olmadan ekinler büyümez ve bu gezegen üzerinde yaşam devam edemez. Bu gerçekler güneşi tüm zamanların en çok tapınılan nesnesi haline getirdi. Benzer şekilde insanlar yıldızlara da ilgi duydular. Yıldızların hareketlerini takip ederek uzun vadede gerçekleşen bazı olayları önceden hesaplayabileceklerini fark ettiler. Ay tutulması ve dolunay gibi olayları. Gökcisimlerini gruplayarak bugün bizim “takımyıldız” dediğimiz haritaları oluşturdular.

Bu Zodiac çaprazı. İnsanlık tarihinin en eski kavramsal kavramsal işaretlerinden biri. Güneşin bir yıllık süreç içinde 12 takım yıldızın içinden geçişini tasvir eder. Ayrıca 12 ayı, 4 mevsimi, gün dönümlerini ve ekinoksları da belirler. Zodiac çaprazında her takım yıldızı antrofomize edilmiş, diğer bir değişle hayvan ya da figürleriyle kişiselleştirilmişlerdir.

Bir başka deyişle antik toplumlar güneşi ve yıldızları izlemekle kalmamış onları, hareketlerinin sonucu meydana gelen olaylarla bağlantılı olarak özenle kişiselleştirmişlerdir. Güneş yaşam veren ve yaşamı devam ettiren nitelikleriyle görülmeyen yaratıcının sureti, yani Tanrı olarak kişiselleştirilmiştir. “Tanrının Güneşi”, “Dünyanın Işığı” ve “İnsanlığın Kurtarıcısı” olarakta bilinir. Benzer şekilde 12 takım yıldızda “Tanrının Güneşi”nin ziyaret ettiği yerleri temsil ederler. Ve genellikle o zaman aralığında gerçekleşen doğa olaylarındaki etken elementlerle isimlendirilirler. Örneğin Aquaris : su taşıyıcısı, şiddetli yağmurlar getiren kişi.

Bu Horus… M.Ö 3.000 civarında Mısır’ın Güneş Tanrısıydı. Horus Güneşti ve yaşamı, güneşin gökyüzündeki hareketleriyle ilgili bir dizi hikayeyle açıklanıyordu. Mısırdaki antik hiyeroglifler sayesinde bu güneş tanrısı hakkında çok şey biliyoruz. Örneğin Güneşi ve ışığı temsil Eden Horus’un Set adında bir düşmanı vardı.Ve Set gece karanlığının kişiselleştirilmesiydi. Her sabah Horus Set’e karşı olan savaşını kazanırken akşam olduğunda da Set Horus’u mağlup ederek onu yeraltına gönderirdi. Burada da görüldüğü gibi Aydınlık- karanlık, İyi-Kötü gibi kavramlar en çok karşılaşılan kavram ve bugün bile farklı şekillerde karşımıza çıkan en bilindik mitolojik ikilemlerden biridir.

Horus’un hikayesi genellikle şöyle devam eder: Horus, 25 Aralıkta bakire İsis Meri tarafından dünyaya getirilir. Doğumu doğudaki bir yıldızla birlikte meydana gelmiştir. 3 kral yıldızı takip ederek Horus’u bulmuş ve bu yeni doğmuş kurtarıcıyı süslemişlerdir. 12 yaşına geldiğinde, cömert bir çocuk öğretmendi. 30 yaşına geldiğinde ise Anup tarafından vaftiz edildi. Ve görevine başladı. Horusun birlikte yolculuk ettiği 12 havarisi vardı. Hastaları iyileştirmek ve su üstünde yürümek gibi mucizeler gösterdi.

Horus; “Gerçek”, “Işık”, “Tanrı’nın Oğlu”, “Güzel Çoban”, “Tanrı’nın Koyunu” ve bunun gibi birçok farklı isimlerle de biliniyordu. Typhan tarafından ihanete uğradıktan sonra Horus çarmıha gerildi. 3 gün boyunca gömüldü. Ve sonra yeniden dirildi. Horus’un bu karekteristik özellikleri özgün olsun ya da olmasın dünyadaki birçok farklı kültürü ve Tanrıları etkileyerek hepsinde aynı mitolojik yapıyı meydana getirdi

ATTİS: Frigya’nın Attis’i (M.Ö 1200) 25 Aralık’ta Bakire Nana’dan meydana geldi, çarmıha gerildi, gömüldü ve 3 gün sonra dirildi.

KRİSNA: Hindistan’ın Krişna’sı (M.Ö 900) Bakire Devaki’den , doğumunu müjdeleyen bir yıldızla birlikte dünyaya geldi. Havarilerine mucizelere gösterdi, ölümünden sonra tekrar dirildi.

DİONTSUS: Yunanistan’ın Dionysus’u (M.Ö 500) 25 Aralık’ta bir bakireden dünyaya geldi. Gezgin bir öğretmendi, suyu şaraba dönüştürmek gibi mucizeler gösterdi. “Kralların Kralı”, “Tanrının Sevgili Oğlu”, “Alfa ve Omega” gibi birçok isimle anıldı. Ölümünden sonra yeniden dirildi.

MİTHRA: Persli Mithra (M.Ö 1200) 25 Aralık’ta bir bakireden doğdu. 12 havarisi vardı ve onlara mucizeler gösterdi. Ölümünden 3 gün sonra gömülü kaldı ve dirildi. “Gerçek” ve “Işık” gibi bir çok isimle anıldı. İlginçtir ki Mithra’nın kutsal günü pazardı.

Gerçek şu ki, dünyanın her yerinden ve farklı zaman dilimlerinden bu genel karakteristik özellikleri barındıran birçok ilahi figür var. Asıl soru şu: Neden bu özellikler, neden 25 Aralıkta bir bakire doğumu, neden 3 günlük ölüm ve kaçınılmaz yeniden diriliş, neden 12 havari ya da takipçi?

Bunları anlamak için isterseniz en güncel güneş mesihini gözden geçirelim.

İsa 25 Aralık’ta Beytülhamim’de bakire Meryem’den dünyaya geldi. Doğumu doğuda bir yıldızın doğmasıyla müjdelendi. 3 Magi Kralı bu yıldızı takip ederek İsa’yı buldular ve süslediler. 12 yaşına geldiğinde bir çocuk öğretmendi, 30 yaşında John tarafından vaftiz edildi ve görevine başladı. İsa’nın birlikte yolculuk yaptığı 12 havarisi vardı ve onlara hasta insanları iyileştirmek, suda yürümek, ölüleri diriltmek gibi mucizeler gösterdi. “Kralların Kralı”, “Tanrı’nın Oğlu”, “Dünya’nın Işığı”, “Alfa ve Omega”, “Tanrı’nın Koyunu” ve bunu gibi pek çok isimle anıldı. Yehuda tarafından ihanete uğrayıp 30 gümüş akçeye satıldıktan sonra çarmıha gerildi, mezara gömüldü ve 3 gün sonra dirilip cennete yükseldi .

3/13

Öncelikle doğum kısmı tamamen astrolojik. Sözü edilen Doğu’daki yıldız Sirius’tur. 24 Aralık’ta gece gökyüzündeki en parlak yıldızdır ve Orion kuşağındaki diğer 3 parlak yıldızla ayın hizadadır. Bu üç parlak yıldız antik zamanlarda olduğu gibi günümüzde de aynı isimle anılırlar: 3 Kral. 3 Kral ve en parlak yıldız Sirius. Hepsi birlikte 25 Aralıkta güneşin doğacağı noktayı gösterir. Bu yüzden 3 Kral doğudaki yıldızı “takip” eder ve gündoğumunu yani güneşin doğumunu işaret eder. Bakire (Virgin) Meryem, Başak (Vigro) burcundan gelir. Başak, “Virgo The Virgin” olarakta bilinir. Virgo (Başak) Latice’de bakire demektir. Başak aynı zamanda “Ekmek Evi” olarakta bilinir. Ve Başak elinde bir demek buğday tutan bir bakire olarak tasvir edilir. “Ekmek Evi” Sembolu olan buğday, hasat mevsimi olan Ağustos ve Eylül aylarını temsil eder. Ayrıca Beytülhamim’in tam tercümesi , Ekmek Evidir. Bu yüzden aslında Beytülhamim dünyadaki bir yeri değil, gökyüzündeki bir yeri Başak burcu Takım yıldızını temsil eder. Ayrıca 25 Aralık’ta yani kış dönümünde bir başka ilginç olay meydana gelir. Yaz gündönümünden kış gündönümüne kadar günler kısalır ve soğur. Kuzey yarımküreden bakıldığında güneş güneye doğru hareket eder ve gittikçe küçülerek silikleşir. Günlerin kısalması ve kış gündönümüne doğru hasat zamanının gelmesi, antik medeniyetlerde ölümü temsil ediyordu. Bu, güneşin ölümüydü. 22 Aralık’ta güneşin yok olduğu en belirgin şekilde görülür. Güneş 6 ay boyunca güneye hareket eder ve o gün (22 Aralık) ufuktaki en düşük noktasına ulaşır. İşte burada ilgin bir olay olur: Güneşin güneye doğru hareketi 3 gün boyunca durur, bu 3 günlük beklemeden sonra güneş haç şeklindeki Güney takımyıldızının üzerinde yeniden yükselmeye başlar. 25 Aralık’ta gerçekleşen bu olaydan sonra güneş, bu sefer kuzeye doğru 1 derece hareket eder, günler uzamaya ve ısınmaya başlar, bahar gelir. İşte bu yüzden “Güneş haç üzerinde öldü, 3 gün ölü kaldı, ve tekrar dirildi denir. Bu yüzden İsa ve sayısız güneş tanrısı aynı haç, 3 günlük ölüm ve yeniden diriliş temalarını paylaşır. Bu aslında güneşin Kuzey yarımküreye doğru hareket yönünü değiştirmeden ve baharı getirmeden önceki sürecidir. Buna rağmen güneşin yeniden dirilişi, bahar ekinoksuna kadar kutlanmazdı. Çünkü güneş, günün uzadığı ve baharın belirtilerinin başladığı bahar ekinoksunda, yani “Paskalya” zamanında belirgin olarak karanlığın kötülüğünü alt ediyordu.

Şimdi, İsa’yla ilgili en belirgin astrolojik sembole yani 12 sadık havarisine bakalım. Bunlar aslında Zodiac çaprazında tasvir edilen 12 burçtur ve güneşi temsil eden İsa onları ziyaret eder. (Zodiac çaprazında İsa M.S 11. yy da resmedilmiş)

İncilde 12 sayısına birçok yerde rastlanır. Güneşin yaşamını tasvir eden, Zodiac çaprazına geri dönersek, onun (çaprazın) sadece güneşin hareketlerinin sanatsal bir ifadesi olmadığını söyleyebiliriz. Bu aslında ilahi bir pagan semboludür ve özünde şu şekildedir ( artı kısmı bir daire ile çevrelenmiş bir haç şekil gösteriliyor). Bu bir Hıristiyanlık sembolu değildir. Bu, Paganların Zodiac çaprazı uyarlamasıdır. Bu yüzden İsa eski betimlemelerde hep kafasında bir haçla gösterilir. Çünkü İsa güneştir, “Tanrı’nın Güneşi”dir, “Dünya’nın Işığı”dır, “Göğe Çekilen”dir ve bu yüzden, aslında her sabah yaptığı gibi “Tekrar Gelecektir”. Karanlığın düşmanı olan Tanrının kudretiyle, her sabah “Yeniden Dirilir”, “Bulutlar Üzerinden Yükselir” ve tacında parlayan gün ışıklarıyla “Cennetten İner”. (tırnak içinde belirtilen kısımlar Hıristiyanlık kutsal metinlerinde geçen ayet numaralarıyla birlikte belgeselde vurgulanan kutsal metin alıntılarıdır).

İncil’de yer alan sayısız astrolojik- astronomik benzetmelerden belki de en önemlisi Çağ’lar ile ilgili olan kısımdır. Yine kutsal kitapta çağ kelimesi birçok yerde geçmektedir. Çağ kavramını tam olarak anlayabilmek için, öncelikle gece gündüz eşitliğinin, yani ekinoksunun gerilemesini olayını anlamalıyız. Antik Mısırlılar ve onlardan önceki birçok medeniyetler fark ettiler ki yaklaşık olarak her 2150 yılda bir bahar gündönümünde şafak , Zodiac’ın bir başka sembolune denk geliyordu. Bu olay Dünya’nın kendi ekseni etrafında açısal olarak dönerken yalpalamasıyla ilgilidir. Bu olaya gün dönümünün gerilemesi denir, çünkü normal bir yıllık döngünün aksine bu olayda burç geriye gider. Bu gerilemenin 12 burcun tamamında gerçekleşmesi için gereken süre ise tam olarak 25.765 yıldır. Bu süre aynı zamanda büyük yıl olarak da adlandırılıyordu ve antik toplumlar buna çok dikkat ediyordu. Bu yüzden her 2150 yıllık süreci bir bir “Çağ” olarak adlandırdılar. M.Ö 4300 yılından M.Ö 2150 yılına kadar Taurus yani; Boğa Çağı yaşandı. M.Ö 2150 yılından M.S 1yılına kadar Aries, yani Koç Çağı yaşandı. Ve şu anda da içinde bulunduğumuz M.S 1 yılından M.S 2150 yılına kadar olan süreçte de “Balık Çağı” yaşanacak. 2150 yılından sonra dünya yeni bir çağa girecek: “Kova Çağı”na.

İncil sembolik olarak 3 çağın geçişinden ve geçilecek olan 4. bir çağdan bahseder. Eski Ahit’e göre Musa Sina Dağı’ndan elinde 10 Emirle birlikte geldiğinde, insanların altından bir buzağı heykeline taptıklarını görür ve çok üzülür, taş tabletleri parçalar, ve insanlarına bu utançtan arınmak için birbirlerini öldürmeleri gerektiğini söyler (Kutsal Metin- Edoxus 32) . Birçok ilahiyatçı bu öfkeyi, İsrailoğullarının yanlış tanrıya tapmalarına bağlamıştır. Aslında o put altın bir boğaydı, Taurus Boğası’ydı, ve Musa halkına yeni çağın yani, “Koç Çağı”nın geldiğini haber veriyordu. Bu yüzden Yahudiler bugün bile hala boynuz borusu çalarlar. Musa yeni çağ olan Koç Çağı’nı temsil ediyordu ve bu yüzden herkes eski çağdan vazgeçmeliydi. Antik çağlardan Mitrah gibi başka figürlerde bu geçişi yaşamış, ve aynı tema içerisinde bir boğayı öldürmüştür. İsa ise bundan sonra gelecek çağın, “Balık Çağı”nın bir yol göstericisidir. Yani 2 balığın. Balık sembolüne Eski Ahit’te çok rastlanır. Örneğin İsa 5.000 kişiyi ekmek ve sadece 2 balıkla doyurmuştur (Kutsal Metin- Matt 14:17). Görevine başlayıp Gallile ile yoluluğa çıktığında, 2 balıkçıyla arkadaş olmuş ve balıkçılar onu takip etmiştir. İnsanların arabalarının arkasındaki İsa Balığı çıkartmasını bilirsiniz. Bilmediğiniz şey aslında onun ne anlama geldiği. Bu, Balık Çağı sırasındaki Pagan Güneş Krallığı’nın astrolojik semboludür. Ayrıca İsa’nın doğumu kabul edilen tarih, bu çağın başlangıcıdır. Luka (Kutsal Metin) 22:10 a göre, havarilerinin İsa’ya “Senden sonra bir dahaki paskalya nerde olacak?” diye sormaları üzerine İsa: “Bir şehre gireceksiniz ve orada elinde testiyle su taşıyan bir adam göreceksiniz. Onu takip edin, ve gireceği eve girin” diye cevap verir. Bu ayet, astrolojik esinlenmelerin belki de en açık olanıdır. Testiyle su taşıyan adam Aquarius’tur; su taşıyıcısıdır ve her zaman testiden su döken bir adam olarak tasvir edilmiştir. İsa Balık Çağını temsil ediyordu. Güneş (Tanrının Güneşi) Balık Çağı’nı (İsa) terk ettiğinde Aquaris’un (Kova) evine gelecekti (M.S 2150-4300). İsa’nın aslında tüm söylediği Balık Çağı’ndan sonra Kova Çağı’nın geleceğiydi. Şimdi zamanın ve dünyanın sonuyla ilgili hepimiz bir şeyler duymuşuzdur. Vahiy kitabındaki resimleri saymazsak, bu konunun ana kaynağı Mathew (Kutsak kitap) 28:20 bölümüdür, bu bölümde İsa: “Sizinle dünyanın sonunda kadar birlikte olacağım” der. Ama Kral James versiyonunda “Dünya” kelimesi diğer pek çok tercüme hatası gibi, aslında yanlış tercüme edilmiştir. Aslında kullanılan kelime “Aeon” (dünya anlamına gelen world değil, çağ anlamına gelen Aeon)dur ve “çağ” anlamına gelir. “Sizinle çağın sonuna kadar birlikte olacağım” demiştir İsa. Ki bu doğrudur, İsa’nın Balık Çağı güneş “Kova Çağı”na girdiğinde bitecektir. Bütün bu “Dünya’nın Sonu” ve “Zamanın Sonu” teması, aslında astrolojik bir alegorinin yanlış tercümesidir. Ama gelin bunu, dünyanın sonunun geldiğine inanan yaklaşık 100 milyon Amerikalıya anlatın.

4/13

Diğer yandan İsa karakteri, ebedi ve astrolojik olarak Mısır Güneş Tanrısı Horus’un tamamen kopyasıdır. Örneğin, Mısır’daki yaklaşık 3500 yıllık Luxor Tapınağı’nın duvarında bakire gebeliğini, Horus’un doğumunu ve kutsanmasını gösteren resimler vardır. Resimler Traw’ın bakire Isis’e horus’a hamile kalacağını söylemesiyle başlar, daha sonra kutsal ruh Nef, bakireyi hamile bırakır, bakire doğum yapar ve bebek kutsanır. Bu hikaye İsa’nın hikayesiyle tamamen aynıdır. İsa ve Horus arasındaki benzerlikler inanılmazdır.

Ve araklama devam eder. Nuh ve Nuh’un gemisi hikayesi tamamen bir kültürden alınmıştır. Büyük Tufan temasına antik dünyada çok rastlanır. Söz konusu temaya farklı zaman dilimlerinde 200 farklı yerde rastlanabilir. Gene de bunun için çok gerilere gitmeye gerek yok, M.Ö 2600 yılında yazılan Gılgamış Destanı’na bakmak yeterli. Bu hikaye, Allah tarafından emrolunan Muhteşem Tufan'dan bahisle; başka çok sayıdaki benzerliklerin yanısıra, gemideki (kurtarılmış) hayvanlar, güvercinin uçurulması ve geri dönmesi bile, dini (Incili) efsanedeki ile aynidir. .

Şimdi de Musa’nın çalıntı hikayesi. Musa’nın doğumundan sonra hasır bir sepete koyulduğu ve nehire bırakılıp ölümden kurtarıldığı söylenir. Daha sonra firavunun kızı tarafından bulunur ve bir prens olarak yetiştirilir. Sepetteki bebek hikayesi direk olarak, MÖ 2250 yıllarında yazılmış olan Akad’lı Sargon’un hikayesinden alınmıştır. Sargon doğar ve öldürülmesin diye hasır bir sepete koyulup nehre bırakılır. Bir kraliyet kadını olan Akki tarafından bulunur ve yetiştirilir. Ayrıca Musa “Kanun Koyucu” ve taş tabletlerdeki “10 Emri Getirici” olarak bilinir. Halbuki, tanrının bir dağda peygamberine kanunları iletme teması çok daha eskidir. Musa mitoljik kanun koyuculardan sadece biridir. Hindistan’da Manou büyük “Kanun Koyucu”ydu, Girit’te Minos, Dicta Dağı’na çıkarak orada kutsal kanunları öğrendi. Mısır’da ise Mises, tanrının ona verdiği ve taş tabletlere yazılmış kanunları taşırdı. Manou, Minos, Mises ve Musa…10 Emir’e gelince, bu da Mısırlıların Ölüm Kitabı’nın 125. bölümünden alınmıştır. Ölüm Kitabı’nda yazan mısralardan; “çalmadım” mısrası “çalmayacaksın” olarak, “öldürmedim” mısrası “öldürmeyeceksin” olarak, “yalan söylemedim” mısrası ise yalan söylemeyeceksin olarak değiştirilmiştir.

Görüldüğü gibi eski Mısır inanışı, Musevi-Hıristiyan ilahiyatının temelini oluşturmaktadır. Vaftiz, ölümden sonra yaşam, mahşer, bakire doğumu, yeniden diriliş, çarmıha gerilme, gemi, sünnet, Mesih, kutsal müridler, büyük tufan, paskalya, noel, ve bunun gibi bir çok öğe tamamen Mısır kökenlidir. Ve Hıristiyanlık ve Musevilikten çok daha eski tarihlere dayanır.

İlk Hıristiyan tarihçilerden ve savunuculardan Justin Martyr (M.S 100-165) şöyle yazmıştır: Bizler öğretmenimiz İsa cinsel ilişki haricinde doğdu, çarmıha gerildi, öldü, yeniden dirildi ve cennete yükseldi dediğimizde, bizim Jüpiter’in oğullarına inandığımızı sanan insanlardan farklı bir şey iddia etmemiş oluruz. Farkli bir metinde, Justin Martyr (Sehit Justin) "O, bakireden dogdu; bunu, Perseus'un nesine inanıyorsaniz onunla benzer sayın [kabul edin]." Bu çok açık ki Justin ve diğer ilk Hıristiyanlar, Hıristiyanlığın Pagan dinlerine benzediğini çok iyi biliyorlardı. Neyse ki Justin buna bir çözüm buldu. Bu konuda çok kafa yordu: şeytan yapmıştı. Bütün bunları önceden sezen şeytan, İsa’dan önce dünyaya geldi, ve Pagan dünyasındaki bu karakterleri yarattı.

“Köktendinci Hıristiyanlık, muhteşem. Bu insanlar gerçekten dünyanın 12.000 yaşında olduğuna inanıyor. Birgün bu adamlardan birine sordum:

* Peki ya dinazor fosilleri? Bana şöyle dedi

* dinazor fosilleri mi? Tanrı onları oraya bizim inancımızı sınamak için koydu. (gülüşme sesleri)

* Dostum, bence Tanrı seni buraya benim inancımı sınamak için koymuş.(gülüşmeler)”


İncil, kendinden önceki neredeyse bütün dini efsaneleri kullanmış. Bir astro-ilahi metinden başka bir şey değildir.


5/13

Diğer Yandan bir karakterin özelliklerinin, başka yeni bir karaktere aktarılmasına aynı kitabın (İncilin) içinde de rastlanır. Eski Ahit’te Yusuf’un hikayesi anlatılır. Yusuf, İsa’nın bir prototipidir. İkisi de mucizevi şekilde doğmuştur. Yusuf’un 12 kardeşi, İsa’nın 12 havarisi vardır. Yusuf 20 gümüş akçeye, İsa 30 gümüş akçeye satılmıştır. Kardeşi “Yahuda” Yusuf’un satılmasını önerirken, havari “Yahuda” İsa’nın satılmasını önermiştir. Her ikisi de görevlerine 30 yaşında başlamıştır. Ve benzerlikler sürer gider.

Peki 12 havarisiyle gezen, hastaları iyileştiren, Meryem’in oğlu İsa adında birinin yaşadığını kanıtlayan İncil dışında herhangi bir delil var mıdır? İsa’nın yaşadığı iddia edilen zaman aralığında ya da daha sonraları Akdeniz çevresinde sayısız tarihçi yaşadı. Bunların kaç tanesi bu insanı kaleme aldı? Hiçbiri… Buna rağmen dürüst olmak gerekirse, İsa’nın varlığını savunanlar birbirleriyle çelişkili değildir. İsa’nın varlığına kanıt olarak 4 tarihçi referans kabul edilir. Genç Pliny, Suetonius ve Tacitus bunların üçüdür. Her birinin bunlar hakkında yazdıkları en fazla birkaç cümleden ibarettir. Ve yazılar “Cristus” ya da “Christ” hakkında yazılmıştır, ki bunlar aslında isim değil ünvandır. “Vaftiz Edilmiş Kişi” anlamına gelirler. 4. referans ise sahte oldukları yüzyıllardır bilinen Josephus’un metinleridir. Ne yazık ki hala doğru kabul edilirler.

Öldükten sonra tekrar dirilen, herkesin gözü önünde cennete yükselen ve ona bağışlanan mucizeleri gerekleştiren bir adamın tarihi kayıtlara geçmesi gerektiğini düşünebilirsiniz. Ama geçmedi, çünkü kanıtları incelediğinizde İsa figürünün gerçekte var olmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır.

“Güneşe tapınmak konusunda, Hıristiyanlık dini bir parodidir[*]/'zemm'dir; bütün yaptıkları şey, 'Güneş’in yerine İsa’yı koymak ve eskiden vaktiyle 'Güneş’e yönelik yapılan ibadeti İsa’ya yapmaktır.”
Thomas Paine 1737-1809

[* parodi: ciddi bir şeyi matrağa alma, alay etme]

“Kaba olmak istemiyoruz ama gerçekçi olmak istiyoruz. Kimsenin duygularını incitmek istemiyoruz. Ama anladığımız va doğru kabul ettiğimiz konularda bilimsel açıdan gerçeği bulmak istiyoruz. Hıristiyanlık gerçeğe dayanmaz. Bizce Hıristiyanlık politik olarak empoze edilmiş bir Latin hikayesinden başka bir şey değildir.”

Gerçek şu ki İsa, Gnostik Hıristiyan Mezhebinin Güneş Tanrısı’dır. Ve diğer Pagan tanrıları gibi, mitolojik bir figürden ibarettir. Toplumsal kontrolu sağlamak için İsa’yı tarihi bir karakter haline getirmek, politik bir gereksinimdi. M.S 325 yılında Roma hükümdarı Constantine, Nicea konseyini topladı. Bu görüşmeler sırasında politik olarak şekillendirilen Hıristiyanlık öğretileri kabul edildi. Ve bu tarihten itibaren Hıristiyanlık adına kan dökülmeye başlandı. Bunu takip eden 1600 yıl boyunca Vatikan, tüm Avrupa ülkelerinde etkili politik bir kale haline geldi, “Karanlık Çağlar” olarak anılan zaman dilimlerine liderlik ederek Engizisyon ve Haçlı seferlerine neden oldu.

Hıristiyanlık benzeri bütün ilahi inanç sistemleri gibi döneminin hurafesidir. İnsanları gerçek dünyadan ve dolayısıyla birbirlerinden koparma amacına hizmet eder. İnsanların otoriteye sorgulamadan itaat etmesini sağlar.

“Din asla insanlığı düzeltemez, çünkü din esarettir.”

Robert Cİngercoll 1833-1879

Her şeyi kontrol eden bir Tanrı olduğu iddiasıyla insanların sorumluluk duygusunu zayıflatır. Ve utanç verici suçları din uğruna olduğu takdirde haklı kılar. Ama en önemlisi, gerçeği bildiği halde bu hikâyeleri kullanan insanlara toplumu yönlendirme ve kontrol etme gücü verir. Dini dogmalar icat edilegelmiş en güçlü araçtır ve diğer birçok hikayeye kanmak için insan psikolojisinde bir temel oluşturur.

Efsane çoğunun yanlış olduğuna inandığı bir hikâyedir. Dini açıdan baktığımızda efsane, insanları yönlendiren bir hikâyedir. Önemli olan hikâyenin gerçekle olan ilişkisi değil, hikâyenin işlevidir. Bir toplum ya da millet tarafından gerçek olduğuna inanılmayan bir hikâye hicbirseye yaramaz [faydasızdır; beklenen görevi yerine getiremez].

Kutsal hikayelerdeki kötü kokuyu alan ve gerçeğin ne olduğunu soran insanları önemsemezler. İnancın savunucuları, bu insanlarla tartışmaya girmezler. Onlara aldırış etmezler ve kafirlikle suçlarlar.

(Bir diyalog)

-Bu doğru değil, kafirlik dediğiniz şey aslında insanların ABD hükümetinin 3.000 vatandaşını öldürdüğü gerçeğini anlamalarına yardımcı olmaktır.

Zeitgeist-The Movie


2007 yılında Amerikalı Peter Joseph tarafından yönetmenliği, yapımcılığı,senaristliği, müzik ve kurgusu yapılan 13 bölümlük bir internet belgeselidir. İlk olararak zeitgeistmovie.com üzerinden yayınlandı. Daha sonra google üzerinden yayınlanan belgesel google videonun en çok izlenen videosu oldu.

Bu kadar çok ses getirmesinin nedeni dünyada saygı gösterilen, sorgulanamaz olduğu iddia edilen en büyük otorite olan DİN kurumunun tamamiyle antik dönemlere ait efsanelerden esinlenmiş, modern bir efsane olduğunu iddia etmesidir. Belgeseldeki iddiaya göre; yazılı eserlerine ulaşılabilmiş en kadim medeniyet olan Mısırlıların astrolojik efsanelerinden esinlenmiş bir uyarlamadan öte birşey değildir İNCİL ve İSA.

Belgesel her ne kadar tüm dünya insanları tarafından ilgi görmüş/görüyor olsa da, daha çok Amerikan halkından hareket edilerek hazırlanmış. Hristiyan teolojiyi bilmeyen birinin zaman zaman anlamakta zorluk çekebileceği bir anlatıma sahip.

Zeitgeist’in müzik seçimleri ise tam amacına uygun ve bence çok hoş. Tehlikenin farkında olmaya çağıran bir uyanış müziğinin beraberinde ümit veren, heyacanlandıran bir etki yaratıyor.

Zeitgeist The Movie’yi anlattıkları itibari ile 4 bölümde inceleyebiliriz:

1. Hıristiyanlık inancının eski antik çağ inançlarla olan inanılmaz benzerliklerinin irdelendiği kısım
2. Bu kabul üzerinden dini inanların insanlar üzerinde otorite kurmak için bilinçli olarak hala beslendiği iddiası
3. Ve ABD deki 11 Eylül olayları
4. Yeni dünya düzenindeki iktidar sahipleri ve amaçları



Zeitgeist’i yazılı metin olarak internette bulmak mümkün değil. Hıristiyanlığın kökeniyle ilgili iddiaların bulunduğu ilk 5 bölümü nacizane yazdım. İzlemeyenler bu metini okuyabilirler. (Hatta izleyenler bile okusun, çünkü yazmak için bayağı vakit harcadım J)

Zeitgeist kelimesi Almanca ve İngilizce karşılıkları aynı olan Zamanın Ruhu, Çağın ruhu, genel görüş anlamlarına geliyor. Bu terim ilk kez Alman filozof Hegel tarafından kullanılmıştır.

Belgeseldeki başlıca iddia İsa figürünün Hıristiyan teolojide iddia edilen tarihlerden çok daha önce farklı zamanlarda farklı medeniyetlerde var olduğudur. Bu figürün bulunduğu en eski medeniyet, M.Ö 3000 yıllarında yaşamış olan Mısır medeniyetidir. Mısırlılar ileri astroloji bilgileri sayesinde gökcisimlerini inceleyebilmişlerdi. Ve bu bilgileriyle birleştirilmiş bir astrolojik mitolojiye sahiptiler. En önemli yaşam kaynağı olarak gördükleri Gök cismi olan Güneşi Horus adındaki tanrıyla özdeşletirmişlerdi. Ve güneşin insanlık için önemli olan bu hareketlerini Horus üzerinde sembolize ederek bir mitoloji yaratmışlardı. Bu mitolojinin ana unsurları Hıristiyanlık inancının ana unsurları ile birebir örtüşme gösteriyor. Ve iddiaya göre Hıristiyanlık inancındaki İsa’nın Bakire Meryem’den doğumu, vaftiz, çarmıha gerilme, haç, yeniden diriliş gibi ana unsurları içeren efsane Mısır hiyerogliflerinde hala mevcut bulunan Mısır Mitolojisinin bir ürünü.

Daha da ilginç olan bir iddia var ki, gerçekte Hıristiyanlık inancının esası olan Hz İsa’nın hiç yaşamamış olduğuna dair iddia!!! Zeitgeist’e göre Hz İsa’nın yaşadığı iddia edilen dönemde pek çok tarihçi olmasına rağmen kendisinin varlığını teyid eden sadece 4 tarihçi olmuş ve bu 4 tarihçiden üçünün çok kısa olarak “vaftiz edilmiş kişi” sıfatıyla Hz. İsa’dan bahsetmiştir. Ve yine iddiaya göre 4. tarihçinin ise uydurma bilgiler yazdığıdır.

Özetle Zeitgeist’in dinle ilgili öne sürdüğü iddia şudur; Antik Çağlarda çeşitli pagan kültürlerinin Nuh Tufanı (Gılgamış destanı), sepetteki çocuk Musa (Akadlı Sargon), Horus’un astrolojik menşeili mitolojik hikayeleri zamanla birleşerek ortak kabul gören bir inanış haline geldi. Ve M.S 325 yılında Roma Hükümdarı Konstantin tarafından politik amaçlarla Nicea da birleştirilerek günümüz Hıristiyanlığının temelleri atıldı. Yani İsa hiçbir zaman yaşamadı, o geçmiş bütün efsanelerinin toplamı, hayal ürünü bir kahramandı, Zamanın otorite sahipleri otoritelerine otorite katmak için bu hayali kahramanı kişiselleştirip onun üzerinden kan döktüler, zenginleştiler, iktidar sahibi oldular…


İşte bu iddia’ya ne Hıristiyanlar ne de Müslümanlar ilgisiz kalamazlar. Hıristiyanlar direk olarak ilgisiz kalamazlar çünkü söylenen söz ve atıflar direk olarak 1. dereceden Hıristiyan kutsak metinlerinedir.

Benzer şekilde Müslümanlarda bu iddiaya ilgisiz kalamazlar. Zira İslam inancı gerek Hz İsa’yı, gerekse Hz Musa’yı kabul ve teyid eden bir inanıştır. Ancak bu durumu zaten İslam inancına göre tahrif edildiği iddia edilen Hıristiyan kutsal metinleriyle açıklamak mümkün müdür? Hz İsa Hıristiyanlık inancının iddia ettiği tarihlerden çok önce daha yaşamış olabilir mi? Ve pek çok antik kültürde kısmi değişikliklerle ifade edilen meşhur olaylar “Nuh’un Tufanı”, “Hz Musa”nın hikayeleri bu olayların ve kişilerin kesinlikle yaşadığının ve zamanla bu kişilerin ve hikayelerinin tahrifata uğradıklarının mı kanıtıdır yoksa tam tersi olarak birer hayal ürününden öteye geçmediklerinin mi?

Umarım tüm bu soruları ve daha fazlasını yorumlarda açar detaylı konuşabiliriz.