Kurban Bayramı


İnanan herkesin Kurban Bayramı'nı -şimdiden- tebrik ederim..
Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öpemiyorum, dolayısıyle herkese, gripsiz, sağlıklı günler temenni ederim:)

Sevgi ve saygılarımla..

Bu da bayram şarkısı, birazcık da olsa, beni anlatıyor:)

Türkiye'de Dindarlık Anketi-17 Kasım 2009

53 İlde 1453 denekle dindarlık anketi yapılmış. Açıkçası ben bu denek sayısının, sağlıklı bir sonuç vereceğine inanmıyorum.
Yalnız, gündemi bir süre meşgul edeceğini de düşündüğümden, sonuçları burada paylaşmak istedim.

Türkiye'de Dindarlık:


Uluslararası Bir Karşılaştırma” araştırmasının sonuçları açıklandı. İlginç sonuçlara ulaşılan araştırmanın en çarpıcı yanlarından birisi ise başörtüsüyle ilgili düşen kamuoyu desteği oldu.

Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, 2008-2009 yıllarını kapsayan ve Türkiye İstatistik Kurumu verileri kullanılarak, örnekleme yöntemiyle bin 453 denekle, 53 ilde gerçekleştirdikleri araştırmanın sonuçlarına ilişkin bir basın toplantısı düzenledi.

Çarkoğlu, ISSP'nin uluslararası konjonktürde dindarlığın araştırılması amacıyla 43 ülkede de aynı soruları yönettiğini kaydetti.

Araştırma yapılan birçok ülkedeki verilerin raporlanması sürecinin henüz tamamlanmadığını belirten Çarkoğlu, bu nedenle Türkiye'deki veri sonuçlarının ISSP'nin 1998 yılında aynı konuda yaptığı dünya sonuçlarıyla kıyaslamasının yapıldığını ifade etti.

Hazırlanan rapora göre, deneklerin yüzde 82'si “Allah var olduğu için hayatın anlamı olduğuna”, yüzde 28'i “hayatın akışını kendisinin değiştirebileceğine” inandığını bildirirken, yüzde 50'lik bir grup ise “hayatı değiştirebilmek için yapabileceğimiz çok az şey vardır” görüşüne katılıyor.

Çarkoğlu, bu sonucun kadercilik veya metafizik güçler tarafından belirlenen bir hayat algısının toplumda yaygın olarak paylaşıldığı izlenimini ortaya koyduğunu ifade etti.

ALLAH'A İNANÇ

Katılımcıların yüzde 95'i Allah'a olan inancını küçük yaşta edindiğini bildirdi. Allah'ın tasavvuru hakkındaki inanç incelemesinde ise “Allah tasavvurunun, baskıcı, cezalandıran, yargılayıcı ve otoriter bir babadan çok sevecen, destekleyen, esirgeyen, hayatı kolaylaştırmaya destek veren bir baba imajına daha yakın” değerlendirmesi öne çıktı.

Anket sorularını yanıtlayanlardan, “bilimin insanlığa yararlı olup olmadığı ve dine olan inancı aşındırıp aşındırmadığı”na ilişkin soruya da yüzde 50 oranında bir kesim bilimin yararlı olduğunu düşünüyor.

Bir diğer sonuca göre de katılımcıların yüzde 89'u “kendi inanışlarında olmayan dinlere saygı gösterilmesi” gerektiği görüşünde. Ancak, “Sizden farklı bir dine mensup olan veya hakkındaki görüşleri sizden farklı olan birisinin seçimlerde oy vermeyi düşündüğünüz siyasi partiden aday olmasını kabul eder miydiniz?” sorusuna katılımcıların yüzde 37'si, “kesinlikle kabul etmem”, yüzde 23'ü “kesinlikle kabul ederim” yanıtını verdi.

“Bu kişilerin kamuya açık toplantılar düzenleyerek görüşlerini açıklamalarına izin verilmeli mi?” şeklindeki soruya karşılık olarak da yüzde 36 “Hayır kesinlikle verilmemeli”, yüzde 11 oranınında da “Mutlaka verilmeli” yanıtı alındı.

CEMAATLERİN GÜCÜ

Prof. Dr. Çarkoğlu, bu cevapların, Türkiye'de farklı dinlere saygı gösterilmesi ifadesinin kabul edilmekle birlikte, uygulamada bu kişilerin kitap yazıp yayınlamalarına veya fikirlerini açıklamalarına sıcak bakılmadığı gibi bir durumu ortaya koyduğunu ifade etti.

Deneklerin yüzde 44'ü “cemaatlerin gücünün çok olduğu”, yüzde 28'i “olması gerektiği kadar olduğu” ve yüzde 18'i de “olması gerektiğinden az olduğu” görüşünü savunuyor.

Bu arada, “tek bir dinin gerçek olduğuna inananların oranı” araştırmada yüzde 57 olarak görülürken, deneklerin yüzde 34'ü “birçok dinde temel doğrular mevcuttur”, yüzde 6'lik bölüm ise “herhangi bir dinin öğretilerinde çok az gerçek payı vardır” görüşünde.

YATIR ZİYARETLERİ

Katılımcıların yüzde 41'i türbe, yatır gibi dinen kutsal kabul edilen yerleri yılda en az bir kere ziyaret ediyor, yüzde 36'lık bir kesim hayatı boyunca türbe veya yatır ziyareti yapmamış.

Araştırmaya katılanların yüzde 80'i dua ettiğini beyan ederken, dua etme nedenleri arasında yüzde 97 ile “felaketten korunmak” ön plana çıkıyor. Denekler bunun yanı sıra 'iyi bir eş bulup evlenmek”, “bir sınavda başarılı olmak” ve “taraftarı olduğu futbol takımının kazanması” gibi nedenlerle de dua ediyor.

Araştırmaya katılanların yüzde 90'ı Müslümanlara hoşgörüyle yaklaşırken, bu oran Hristiyanlara karşı yüzde 29, Budistlere yüzde 18,7, Hindulara yüzde 19,4 ve Musevilere ise yüzde 21,9 düzeyinde. Prof. Dr. Çarkoğlu, “bu durumun Müslümanlar dışındaki dinlere ve inanmayanlara karşı karşı büyük bir olumsuz görüş ortamı bulunduğu sonucunu çıkarttığını, Türkiye'de sık sık ifade edilen din ve vicdan özgürlüğüne karşı saygı ve tarihten gelen dini hoşgörü savlarını doğrulamaktan uzak bir görüntü çizdiği” görüşünü aktardı.

Araştırmanın bir diğer sonucuna göre, katılımcıların yüzde 35'i nazara inanırken, yüzde 10'luk bir kesim ise faal, büyü, yıldızlarının konumunu gibi şeylerin insanın geleceğini tayin ettiği görüşünde.

Katılımcılar, “Dini ilkelerinize uymayan bir kanunun Meclis tarafından kabul edilmesi durumunda nasıl davranırdınız?” şeklindeki soruya da yüzde 35 oranında “kesinlikle kendi dini ilkelerime uygun davranmaya devam ederim”, yüzde 32 oranında “muhtemelen kendi dini ilkelerime uygun davranmaya devam ederim”, yüzde 13 oranında ise “Kesinlikle kanuna uyarım” yanıtını verdiler.

TÜRBAN ARAŞTIRMA SONUÇLARI

Türban yasağına ilişkin olarak 1999-2009 yılı arasındaki görüşlere de yer verilen araştırma sonuç raporunda, “devlet memuru kadınlar isterlerse başlarını örtmelerine izin verilmeli” diyenlerin oranı 1999 yılında yüzde 74 iken, bu oranın bu yıl yüzde 69'a gerilediğine yer verildi. Raporda, “Üniversite öğrencisi kızların isterlerse başlarını örtmelerine izin verilmeli” diyenlerin oranının da 1999 yılında yüzde 76 iken 2009'da yüzde 70'e indiği ifade edildi.

'İnsanlar Müslümanlığın gereği olan ibadetlerini serbestçe yerine getirebiliyor mu?” şeklindeki soruya 1999 yılında 'evet' diyenlerin oranı yüzde 65'ten 2009 yılında yüzde 78'e çıkarken, 'Hayır' diyenlerin oranı ise yüzde 31'den yüzde 19'a geriledi.

“Türkiye'de dindar insanlara baskı yapılıyor mu?” sorusuna da 1999 yılında yüzde 50 'Hayır' diyenlerin oranı 2009 yılında yüzde 71'e, 'evet' diyenlerin oranı da yüzde 45'ten yüzde 24'e indi.

Laik kesimden insanlar hayatlarını serbestçe yaşıyor mu?” sorusuna karşılık olarak da 2006 yılında yüzde 79 olan 'evet' oranı, 2009 yılında yüzde 86'ya çıkarken, “bugün Türkiye'de laik kesimden insanlara baskı yapılıyor mu?” sorusuna verilen yüzde 83 'Hayır' cevabı yüzde 87'e çıkarken, 'Evet' yanıtı da yüzde 8'den 9'a yükseldi.

Araştırma sonucuna göre, “dindar kesime yapılan baskılar” arasında “Türban dayatması” ve “ibadet özgürlüğünün engellenmesi” ön plana çıkarken, “laikler üzerindeki baskı” da ise “ibadet baskısı” ve “ifade özgürlüğünün engellenmesi” dikkat çekiyor.

Türkiye'de “şeriat düzeni” isteyenlerin oranı ise 1999 yılında yüzde 26'lar düzeyinde iken bugün bu oran yüzde 10'lara düştü.

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Türkiye'deki verilerin Şili, İrlanda, Filipinler, Slovakya gibi Katolik ağırlıklı nüfusa sahip olan ülkeler ile Rusya, Güney Kıbrıs gibi Ortodoks, Hristiyan nüfusa sahip ülkelerle büyük benzerlik gösterdiğini kaydetti.

Dersimiz, Dersim

Çayan Demirel-Dersim Belgeseli

Dersim, Alevistan, Zazaistan

Dersim'li nasıl CHP'li Oldu

Tarihi Röportaj




Helin AVŞAR / GAZETE HABERTÜRK / HT PAZAR
FOTOĞRAFLAR: SERKAN ŞENTÜRK

Sivri dilli. Sözünü hiç sakınmıyor. Çok da genç. Haliyle dikkat çekiyor. Köşe yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra adı ünlü isimlerle anılmaya başladı. Bazılarıyla kavga ediyor, bazılarıyla kavga ettikten kısa bir süre sonra yan yana fotoğrafları yayınlanıyordu. Hatta kimi ünlü kadınlarla aşk yaşadığı bile yazıldı çizildi. İnsan kim bu genç adam diye merak ediyor. Geçen hafta buluştuk, aşk hayatından politik görüşlerine varana kadar her şeyi anlattı...

Üslubunuz çok sert ve haşin değil mi?
Net bir adamım. Akrobatlık ve diplomatlık yapmam. Düşündüğüm, gördüğüm neyse söylerim. İşimiz cambazlık değil, fikir ifade etmek...

Başka yerlerde de böyle haşin ve sert misiniz?
Ne gibi yerlerde?

Kimi mahrem yerlerde?
(Gülüyor) Öyle yerlerde kadınların benden haşin olmasını severim...

Kendiniz gibi kadınlardan mı hoşlanırsınız yani?
Sadece kadınlar değil, her insan her yerde net ve içten olmalı. Fırıldak olmamalı...

ATATÜRK'Ü BABAM GİBİ SEVERİM

Nasıl bir aileden geliyorsunuz?
Bizim aile İzmirli. Büyük dedem Kütahya'dan İzmir'e gelmiş. Orada doğdum, büyüdüm. Babam mühendis, annem öğretmen. Ablam da sanayici. Eniştemle beraber kendi tekstil ihracat şirketlerini yönetiyorlar...

Fikirleriniz uyuşur mu ailenizle?
Sol-Kemalist eğilimlere sahip bir aile bizimki. CHP'ye oy verirler. Baba tarafımın bir kısmı, amcamlar daha da koyudur...

Fazıl Say'ın sorduğu amcalarınızdan mı bahsediyorsunuz?
Evet Önder Kütahyalı. Türkiye'nin önde gelen klasik müzik tarihi profesörlerinden ve eleştirmenlerinden olduğu için Fazıl yakın tanıyor. Uzun yıllar Cumhuriyet'te yazdı. "Soyadı benzerliği mi" diye merak etmiş, "Bu mendebur liberal, böyle Kemalist bir aileden nasıl çıktı" diye şaşırmış...

Nasıl çıktınız hakikaten?
Lise yıllarında hayata, topluma ve politikaya dair daha çok düşünmeye, sorgulamaya ve okumaya başladım. Tam 28 Şubat süreciydi. Maalesef ailemin devraldığı siyasi gelenek beni ikna edemedi. Zihinsel olarak Kemalist kalmak için çabaladım ama olmadı. Hem vicdanen hem de aklen o çizgide kalmam mümkün değildi...

Atatürk'ü sevmiyor musunuz?
Seviyorum. Babamı ve annemi sevdiğim gibi seviyorum. Annem beni küçükken, "Atatürk'ün 100'üncü yaşında doğan uğurlu oğlum benim" diye severdi. Böyle duygusal bir geçmişi unutamam. Ama Mustafa Kemal'i her yönüyle severim ben. Hiçbir olumsuz tarafını görmezden gelmem. Bir insan babasını "Büyük bir adam" olduğu için sevmez, sevdiği için sever. Babasını her ama her yaptığıyla sever... Babaları en ağır önce oğulları eleştirmeli...

70'LERDEKİ GENÇLER HASTALIKLIYDI

Bizim jenerasyon apolitik diye eleştirilir, buna ne diyorsunuz?
Politikayla çok ilgili bir adamım ama herkesin politize olmak zorunda olduğu bir toplum hastalıklıdır. Politize olmanın tercih haline geldiği bir toplum sağlıklıdır. 70'lerin Türkiye'si bugüne göre çok daha hastalıklıydı. Keşke ciddi bir kısım gençlik o zaman apolitik olsaydı. Aslında öyle istiyorlardı. Mecburiyetten sahte-politik haldeydiler. Kof ve içi boş, dandik bir politik atmosfer vardı o zamanlar. Şimdi politikayla ilgilenen gençler daha az ama daha sahici...

TÜRK SOL GELENEĞİ ÇOK DANDİK

Yazarlık maceranız nasıl başladı?
Fikir ve sanat işleriyle iştigal etmeyi kafama koymuştum. O yolda ilerliyordum. Ama köşe yazarı olmak gibi bir hedefim yoktu. Sonuç merkezli yaşamam. Bir şeyler yaparım, tohumları atarım. O süreç zaten meyvesini verecekse verir... Taraf'a yazılar gönderiyordum. O yazılar ilgi toplamaya başladı. Sağlam geri dönüş alıyordum. Özellikle "Denizlerin yolu bizi nereye götürür?" başlıklı yazı patlama yarattı. Bir buçuk ay boyunca tartışıldı. Sonrasında da çeşitli siyasal meselelere dair yazmaya devam ettim. O yazılar da iyi okunuyordu. Ardından, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar beni köşe yazarı yaptı...

Türk solunu ve 68 kuşağını çok eleştirdiğiniz o yazı değil mi? Ne düşünüyorsunuz sola ve solculara dair?
Ana damar Türk solunun çok hastalığı var. Genetiğindeki ittihatçılığı yenemiyor. 68 kuşağı da o ittihatçılıktan bağımsız değildi. Aslında suçları da yok. O atmosferi aşmak güç bir şey. Ama bugün artık bazı şeyleri kabul etmek lazım. O gençleri katlettiren sisteme düşman olmalıyız... Özgürlükçü sol düşünceye Türkiye'nin ihtiyacı var. Ama bizim dandik Türk sol geleneğinden böyle bir görüş çıkmaz. O geleneği reddetmek lazım...

GÜLEN HAREKETİ İÇİNDE SAHTEKARLAR VAR

Fethullah Gülen hareketi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Şu an TSK, Gülen hareketini ve genel olarak İslami yaşam tarzına sahip insanları düşman görüyor ve yok etmek istiyor. Böyle şey olamaz. Buna direnirim. Her ahlaklı insan da direnmeli... Bu durumun dışında Gülen hareketini de ağır eleştiriyorum. Hareket genişledikçe eyyamcı ve sahtekâr insan malzemesi artıyor. İçlerinde tam özgürlükçü insanlar da var. İttihatçı kafada olanlar da. Gülen'in ismi üzerinden çıkar ve rant elde etmek isteyen bir bezirgan sınıf da oluştu. Bunu da görmek lazım. Bunları gerekirse isim isim de yazacağım... Hareketin DTP'ye ve Alevi meselesine bakışının da değişmesi gerekiyor...

Askerle de kavgalısınız, askerlikle ilgili düşünceleriniz hâlâ geçerli mi?
TSK'yı sevdiğim için eleştiriyorum, sevmesem yalakalık yapardım. Devletimizin güçlü ve dinamik bir ordusu olmalı. Oysa ordumuz bu devleti sadece kendine ait olarak görüyor. Devletin ordusu yok. Ordunun devleti var Türkiye'de... Generaller ve subaylar devlet memurudur. Sivil otoriteye itaat etmek ve hadlerini bilmek zorundadırlar. Kendilerini devlet adamı zanneden generaller Mozambik'te bulunur. Bu durum değişmedikçe benim de askerlikle ilgili fikirlerim değişmez... Bu durumun değişmesini istiyorum, çünkü ordumu seviyorum...

BAŞÖRTÜLÜ VALİLERİMİZ OLMALI

Başbakan ve AKP'ye hakkında neler söyleyeceksiniz?
Sivilleşme ve özgürleşmeye hizmet ederlerse yanlarındayım. Tayyip Erdoğan, paşasının başbakanı olursa karşısına dikilirim. Tüm haklar ve özgürlükler alanı genişlemeli. Devlet eliyle adam zengin eden, devletçi ekonomik sistem de değişmeli. Başbakan'ın Şimon Peres'e karşı tavrını çok yiğitçe buluyorum. Ama Ömer El Beşir denen katile de aynı şekilde haddini bildiren bir Başbakan olsun isterim...

Başörtüsü konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bu devlet başörtülü kızlara çok çektirdi. Çok ayıp etti... Başörtüsü okullarda serbest olmalı. Hatta başörtülü valilerimiz de olabilmeli. Başörtülüler yalnız "eş" değildir. Bunu bu toplum hazmedecek... Aleviler, Kürtler, gayrimüslimler de kendi kimliklerini inkar etmeden bu ülkede her yere gelebilmeli. Şu an inkar ederek gelebiliyorlar. Bu vicdansızlıktır...

ALEVİLERE KARŞI NEFRET ZEMİNİ VAR

"Alevifobi" diyorsunuz böyle bir şey var mı gerçekten?
Nasıl kimi kesimlerde başörtülü hanımlara karşı potansiyel bir nefret varsa, kimi bölgelerde de Alevifobi var. Alevilere de bu devlet çok acılar çektirdi. Yaşanan Alevi katliamlarını derin devlet organize etti ama hemencecik gaza gelecek Sünni kitleleri bulması da kolay oldu. Çünkü Alevilere karşı potansiyel nefret zemini vardı oralarda... Bu ülkede artık zorunlu din dersleri kalkmalı. Madımak da müze olmalı. AKP, Alevi taleplerini derhal hayata geçirmeli artık. Alevi açılımı lafta kalmamalı. Adımlar hızlanmalı.


REHA MUHTAR'DA HIRS KALMADI

Televizyonculuk işine nasıl girdiniz? Reha Muhtar'ın danışmanısınız bir yandan değil mi?
Çok ironik bir şey aslında. O bahsettiğim 68 kuşağı yazısı sebebiyle biz Reha Muhtar'la birbirimize girdik. Bir dergi bizi o zaman kapak yaptı. Çok ağır şeyler yazdı bana dair, ben de aynen cevap verdim. Fakat bu vesileyle Reha'nın 30 yıldır hiç değinmediği devrimci geçmişi ortaya çıktı (Gülüyor)... Sonra "Kurtlar Vadisi" meselesiyle ilgili beni programı "Çok Farklı"ya çağırdı. Orada iyi anlaştık, görüşmeye devam ettik. Danışmanı oldum. Ahmet Tulgar da diğer danışmandı. Sabahlara kadar hem tartışarak hem eğlenerek program yaptık... Reha bana "Oğlum sen ajan mısın, nereden bu kadar bilgin var" deyip duruyordu...

Çok Farklı devam edecek mi?
Vallahi bilmiyorum. İyi bir programdı. İyi izleniyordu. Reha'nın kafasında bazı düşünceler var. Ne zaman hayata geçirir bilmiyorum. Öyle çok hırsı yok, cool bir ruh halinde. Çocuklarıyla ve çok sevdiği Deniz'le mutlu şu an...


AHMET'İN TEK GERÇEK DOSTU NURAY
GERİSİNİN PALAVRA OLDUĞUNU O DA SÖYLÜYOR

Reha Muhtar'la Ahmet Hakan'ı da barıştırmışsınız doğru mu?
Evet. Perestroyka'daydık. Nuray Mert de vardı. Reha ayrı bir masadaydı. Ahmet'in ameliyatından bir gün önce. Bir sebeple araları kötüydü. Reha'nın yanına gidip "Ahmet senden helallik istiyor" dedim. Hava yumuşadı, sonra iki masa birleşti. Makara bir sohbet oldu. Reha, Ahmet'e ortopedist tavsiye etti...

Ahmet Hakan'la ilgili ne düşünüyorsunuz?
Benim hayatımda Ahmet'in manevi yeri var. Bugün çok sevdiğim birçok özgürlükçü ve demokrat yazarı, 1997-2001 arası geçirdiğim dönüşüm sürecimde Ahmet'in televizyon programlarında tanıdım. Benim üzerimde etkili oldu... Sonra onun değişim yıllarında kendi geldiği yere eleştirel mesafe almasını da çok erdemli buluyordum. Fakat işi itirafçı muhabbetine vardırdı. Samimiyetten uzaklaştı. Kendisine de söyledim bunu... Öz itibariyle kendisinden nefret eden, kendisine her türlü çirkefi yapmış kişilerle ittifak içine girmesine de kızgınım. Biz bunu onunla çok uzun konuştuk. Bana "Her şeyin farkındayım, yarın zora düşsem ilk tekme atanların onlar olduğunun da farkındayım ama bir bildiğim var, güven" dedi... Tek gerçek dostu Nuray. Bak o gerçek. Onu söyleyeyim... Gerisinin palavra olduğunu o da söylüyor. Ahmet'in hayata karşı sinik bir tavrı var ama bu doğru bir şey değil. Yaşadığı türbülanstan çıkar inşallah...

BENİ TUŞ ETTİN HELİN

Adınız ünlü kadınlarla birlikte anılıyor, aşk hayatınız epey hareketli. Bu eskiden de böyle miydi yoksa tanınmış bir yazar olunca mı ünlü kadınlar dolaşmaya başladı çevrenizde?
Eskiden daha rahattım... İşlerin zorlaştığı yerler oldu haliyle.

Sosyetik kadınlardan da teklifler geliyor mu?
Ne teklifi?

Arzulanan bir erkeksiniz. Öyle teklifler?
(Kahkahayla gülüyor) Hiç ahlaksız teklif almadım.

O çevreden de ilişkileriniz olmuş ama öyle duydum?
Beraber olduğum insanlar olabilir tabii...

Şu an sevgiliniz var mı?
Seninle olan bu fotoğraflarımızdan sonra olmayacak herhalde. Beni tuş ettin Helin...


POLAT ALEMDAR DANSÖZDÜR

Kurtlar Vadisi'ne de çok ağır yüklendiniz. "Dizi Ergenekon projesi, Polat Alemdar çakma kahraman" dediniz...
2003-2006 arası tamamen öyleydi. Dizi her türlü ırkçılığı yaptı o dönem. Bir darbe ortamının yaratılmasına hizmet etti. Kurtlar Vadisi-Irak filmi de öyleydi. Kürtlere, Hıristiyanlara ve Yahudilere karşı halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiler resmen... Sonraki periyotta dizi döndükçe döndü. Polat Alemdar, dansöz bir karakter haline geldi. Hem çakma kahraman hem fırıldak bir dansöz Polat.

OKAN BAYÜLGEN ZAVALLI BİR FAŞİST APOLET GÖRDÜ MÜ ALTINI ISLATIR

"Bir banal ırkçı olarak Okan Bayülgen" diye de bir yazınız var... Bayülgen de sivri dilinizden nasibini almış...
Ben analiz yapıyorum. Laf olsun diye konuşmuyorum... Okan Bayülgen karakter olarak "Güçlü olana yaltaklanan, güçsüz olana saldıran" zavallı bir insan tipi. Manken, şarkıcı, oyuncu genç ve güzel kadınlara ve bir de kadınsı ve pasif gay'lere saldırır. Güç sahibi erkekler ile aktif ve gizli gay'ler karşısında yalakalık yapar. Oysa doğru düzgün bir mizahçı, güç sahiplerini madara eder... Çok derin entelektüel kompleksleri var Bayülgen'in. Çok koyu bir cehaleti var. Buradan kaynaklanan banal bir faşizmi var. Adam sıradan faşist. Araplara "Yamyam" diyor. Kürtlerden korkmasa onlara da küfreder. Özel hayatında ediyormuş zaten... Adamın beyni sıvıyla kaplı. Süslü laflarla kamufle etmeye çalışıyor. O yüzden her türlü köşe yazarından ve akademisyenden korkar Bayülgen. Kompleksinden ötürü. Pısar, susar kalır. Oysa ne madara edilecek profesörler ve yazarlar var bu memlekette. Bayülgen apolet gördü mü altını ıslatır... Karakteri böyle...

ÇILGIN SEKS YAPAN KADIN SEVERİM

Sevgilinizin nasıl olmasını isterdiniz?
a)Yırtıcı b) Kavgacı c) Sakin
Yırtıcı...

Nasıl giyinse hoşunuza gider?
a) Deri elbiseler b) Pardösü, jartiyer c) Usturuplu
A ve B karışık...

Size nasıl hitap etmeli?
A) Aşkım B) Minik farem c) İsminizle
İsmimle...

Nasıl bir seks hayatınız olmalı?
a) Çılgın b) Çok çılgın c) İdare eder
Çok çılgın...

İnsan ne iş yapmalı?
a) Sanatçı b) Gazeteci c) Tanınmış olmamalı
D seçeneği... Hepsi olabilir. Kadın gibi kadın olması yeterli
15.11.09

Başbakanım, İzleyin Lütfen..

Tek ve Tek Başına, Türkan


Bir insanı seversiniz ya da sevmezsiniz, kendi bileceğiniz iştir, fakat; 'yiğidi öldür, hakkını ver' diye bir lâf vardır ya, işte o, tam da Türkan Saylan için kullanılabilecek bir lâfmış.

'Mış' diyorum çünkü, ben bu kitabı okumadan önce, kendisini gazetelerdeki haberlerden öte tanıyor değildim.

Açıkçası; böyle isim yapmış, güçlü kadın portrelerine karşı oldum olası ilgi duyduğum  ve biraz da Ayşe Kulin okumayı her daim sevdiğim için almıştım kitabı.

İyi ki de almışım...


Bitince, aynen şöyle dedim:

"Vay be, Türkiye'de böyle kadınlar da mı varmış!"

Öyle bir hayat ki; kendi dünya görüşü üzerinde maksimum ihlas, maksimum performans ve maksimum fedakârlık üzerine kurulu..

Kendinden, nefsinden, keyfinden vazgeçmiş;  hayatının merkezine ne aşklarını, ne kocalarını, ne çocuklarını koyAmamış;  hep ileriye bakmış ve gerçekten tek başına dimdik kalabilmiş müthiş güçlü bir kadın!

Çok satan kitapları okumaya burun kıvıranlar ve bunu yapmaktan imtina edenler olduğunu biliyorum.

Ama, tüm samimiyetimle söylüyorum, dünya görüşünüz ne olursa olsun, ister islamcı, ister komünist olun, hele hele, bir tıp öğrencisi iseniz, bu kitabı lütfen okuyun..

Ben çok uzun bir alıntı yazıp, yayınlamaktan vazgeçtim, çünkü dopdolu bir hayatın özetini buraya asmak, o hayata haksızlık olurdu.


Herkese iyi okumalar..


***




Maklubetepsisi.com


Cemaatin geleneksel yemeği olan ve genelde tüm şakirtlerin ustalıkla pişirebildikleri Maklube'nin satıldığı bir yer açılmış.

Tanıtımlarına baktım ve literatüre yabancı olanlar için birazcık açıklayıcı olsun diye kırmızı tercüme cümleleri de ekledim.

Hiç tadına bakmamış olanlar için şiddetle tavsiye ederim, gerçekten leziz bir yemektir:)


****
Siteden alıntılar:

Rivayet; Ortadoğu kültüründen gelen bir yemektir, Mardin yemeği olarak bilinir. Yemeğin Türkiye’de 30 yıllık geçmişi olmasına rağmen (hemen hemen cemaatle yaşıt) herkesin bildiği bir yemek değildir. Bilinen ortamlarda (ışık evlerde) kalabalık davetlerin (sohbetlerin) bereketli yemeğidir.

Bir defa yiyen insanların hayatları boyunca unutamayacakları bir yemektir.(Evet, böyle telkine açık hale getiren, gevşetici ve sihirli bir etkisi vardır.) Yemeğin tadı tek başına asla çıkmaz.(Zaten cemaatte iseniz tek başına olmanız sözkonusu değildir.) Kalabalık ortamlarda daha da lezzetli olmaktadır. Bu lezzetin de yemekten sonra yapılan muhabbetten(risale sohbetinden) geldiğini söyleyen insanların sayısı oldukça fazladır; ki biz de bu görüşe katılıyoruz.

Yemeğin en büyük özelliği servis şeklidir.. Bir sini içerisine tencere ters çevrilip tepesine tepesine vurularak kalıp şeklinde çıkarılan pilav ayrı bir haz ve estetik katar… pilavın etrafına yoğurt ve salata üçgen biçimde güzelce yerleştirilir.

***
Biz Kimiz?

Maklube Tepsisi 1 Eylül 2008 de Çamlıca'da faaliyetlerine başlamıştır. Çamlıca'dan Anadolu yakasının bazı semtlerine hizmet vermektedir.(Hizmet verdiğimiz semtler için tıklayın) Yerimiz 2 katlı olup 1.katta ızgara kebap çeşitlerimiz servis edilir, 2. katı maklube sevenler için özel olarak dekore edildi. Maklube Yemeğiniz yuvarlak masalarda servis edilir. Kendi yerimizde yuvarlak masalarda 25 kişiyi ağırlayabiliyoruz. Dileyen misafirlerimiz önceden rezervasyon yaparak toplantılarını Maklube Tepsisi'nde gerçekleştirebilirler.

Misyonumuz

Maklube Tepsisi bulunduğu gıda sektörünün hassasiyetlerini dikkate alan (helal gıda) ve hizmet sunduğu insanların hayatlarını  kolaylaştıran bir işletmedir. Maklube yemeği özel anlamlar içeren (ışık evleri nostaljisi yapmanıza yardım eden) ve geleneği olan bir yemektir. Maklube Tepsisi bu geleneğe hizmet etmek için kurulmuştur.

Vizyonumuz

Maklube kültürünü tüm Türkiye’ye yaymak.(Yetmez, Orta Asya,New Jersey başta olmak üzere, tüm dünyaya frenchize vermeyi hedefliyoruz)

****

Tadımızı bilenler

Maklube Tepsisi'ne sipariş veren ve tadımızı, hizmet kalitemizi bilen kurumsal müşterilerimizden bazıları
  • COŞKUN KOLEJİ :)
  • ANAFEN :)
  • FEM :)
  • MEHTAP TV :)
  • DÜNYA RADYO :)
  • DÜNYA PAZARLAMA :)
  • BURÇ FM :)
  • AKASYA YAPI :)
  • TARİH KÜLTÜR VAKFI :)
  • SABAHATTİN ZAİM KOLEJİ :)
  • İSTANBUL SANAT AKADEMİSİ :)
  • SAMANYOLU TV :)
  • IMP :)
  • BANKASYA :)
[Afiyet olsun :)]


Maklube Partisi:

Atatüyk öldü, biliyoy musun:((

Esra Elönü-Ayşe Arman Röportajı

Nasıl ki, bir zamanlar, Şule Yüksel Şenler tarzı örtünme biçimi birilerine model olmuş; bence, Esra Elönü'nün aykırı ve özgün tarzı da, pek çok yeni yetme genç kıza, model olacaktır diye tahmin ediyorum..

Ayşe Arman, bugünkü röportajını onunla yapmış..Ben de ilgiyle takip ettiğim, bu farklı ve çılgın kızın neler dediğini arşivime almak istedim..

***


Biliyorum... Bu da kim diyeceksiniz! Nereden çıktı diyeceksiniz? Çünkü görmeye alışık olduğunuz tiplerden biri değil. Kapalı ama isyancı. İnançlı ama aykırı. Örtülü ama anarşist. Sadece içi değil, dışı da farklı. Haber7.com’un yazarı ve Marmara FM’in yayın yönetmeni Esra Elönü, kendini çizgi roman kahramanı olarak tanımlayabiliyor. "Sürü"nün bir parçası olmak istemediği için, kıyafetlerini kendi çiziyor, bir arkadaşı da dikiyor. Ve ortaya bu görüntü çıkıyor. Ucu kesik eldivenleriyle, botlarıyla, kalın kemeriyle, siyah matrix pardösüsüyle Blade Runner filminden fırlamış gibi. O, İslamcı genç neslin yeni sesi olarak kabul ediliyor...
Ahmet Arsan sayesinde tanıdık sizi. Ama hálá bir meçhulsünüz. Kimsiniz, kimlerdensiniz?

- Radyocuyum, edebiyatla haşır neşirim. Farklılığını çok erken yaşta fark eden ama yaşadığı çevre itibariyle bunu çok fazla dile getiremeyen fakat sonra... Çok büyük bir tazyikle fışkıran biriyim!

Nasıl bir çocukluk?

- Dünyadaki pembeliklerle, Pollyannalar’la hiç işim olmadı benim. Çok fazla sorup, sorgulayan bir çocuktum. Annem ev hanımı, babam imamdı. Hani marangozlar, çocuklarına ahşap oyuncak yapıp getirir ya, babam da bize hep en güzel tekbirleri getirirdi. Hiçbir zaman baskıcı, dışlayıcı ve dayatmacı olmadı.

Olay nerede geçiyor?

- Beşiktaş’ta doğdum ama sonra babam Gaziosmanpaşa’daki bir camiye tayin oldu.

Kaç kardeşsiniz?

- 6 kız! Ben 4 numarayım, bir de benden beş dakika önce doğmuş bir ikizim var. Dünyaya yalnız gelen insanlardan değilim! Çok iyi gitar çalar, ben de öyle. O gitarı da eve, imam olan babam getirmiştir. Yani ben, muhafazakár ailede doğan, o yüzden çocukluğunu yaşayamadığını söyleyenlerden değilim. Cahilliğin, muhafazakárlık diye yutturulması da sinirimi bozuyor! Benim yazma nedenim de bu noktada başlıyor. Derdi olan insan yazar, benim de var. Yazmaya, şiirle başladım. Çekirdek yiyordum, sesi çok hoşuma gitti, o sese uygun bir söz yazdım, derken o sözü tetikleyen başka sözler geldi, bu da şiire dönüştü. Şair İbrahim Tenekeci, şiirlerimi fark etti ve çeşitli dergilerde yayınlandı. Sonra metin yazarı olarak Marmara FM’e girdim, 8 yıldır buradayım. Bu radyoda aklınıza gelebilecek her işi yaptım, şimdi genel yayın yönetmeniyim.

Eğitim?

- İmam Hatip. Bundan da gurur duyuyorum. Dramaturg olmak istedim, başörtüsü yüzünden olamadı. Bir dönem de konservatuvara girme hayalim vardı, o da gerçekleşmedi. Ama ben yılmadım, fışkırmak için kendime başka yollar buldum.

İmam Hatip dışında düz bir liseye gitme şansınız var mıydı?

- Çok dürüstçe söyleyeyim, yoktu. Babam o kadar da geniş değildi. Ama orada severek okudum. Bu, benim örtü tanımımla ilgili. Kimse, benim başımı zorla kapatmadı. Örtüyü ben kendim sorguladım. Yazdıklarımdan, şundan bundan esinlenerek, kendime bir masal kahramanı yarattım ve ona kıyafetler çizdim.

Bu üzerinizdeki kıyafetler sizin kendi çizdiğiniz şeyler mi?

- Evet. Elimden dikiş gelmiyor ama bir terzi arkadaşıma götürüyorum; o da kahkahalar atarak dikiyor. Ben de giyip sokaklara çıkıyorum. Çok içselleştirdiğim için de emanet gibi durmuyor.

Kaç yaşında örtündünüz?

- 10.

10 yaşındaki bir çocuk, "Allah emretti, kafamı örtmem lazım" diyebilir mi?

- Diyemez. Zaten o başörtüsü değil, "saç örten bir kapatıcı." Zamanla, yerli yerine oturtuyorsun. 10 yaşında kapandım ama 13 yaşındayken saçma gelseydi, kafamdan çıkartıp atabilirdim.

Ama bütün kardeşleriniz örtülü öyle değil mi?

- Evet, başörtünün çekirdeğinden gelmeyiz!

Ailede, sizin kadar eksantrik ve farklı örtünen bir başkası var mı?

- Yok ama bu da normal. "Benden bir tane daha"ya kimse tahammül edemez! Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama örtülü insanların genellikle tek tip giyindiğini fark ettim, firmaların ürettiği bazı kıyafetler var, herkes onları giyiyor ve birbirine benziyor. Ben de dedim ki, "Sürüye dahil olmayacağım. Kapanacağım ama kendi istediğim gibi..."

Çizgi roman kahramanı gibi duruyorsunuz. Onların böyle kostümleri vardır...

- Evet, çünkü ben kafasında çizgi roman sekansları olan biriyim. Gerçeğin de, çizgi romanlar olduğuna inanıyorum. Ama tabii kolay oldu zannediyorsanız yanılıyorsunuz, annem hálá, "Sen 40 yaşına gelince de böyle mi giyineceksin?" diyor.

Babanız peki? O ne diyor?

- Bir gün olsun, "Bu ne hal!" demedi. Örtülü olmam onun için yeterli, sesini çıkarmıyor.

Kıyafetlerinizle, makyajınızla güzelliğinizi ön plana çıkarıyorsunuz. Bence şahane de... Örtünmenin esasına aykırı değil mi?

- Değil.

Muhafazakárlar itiraz ediyorlardır...

- Etmez olurlar mı? Eldivenlerim, aksesuvarlarım hep eleştiri konusu...

"Blade Runner" filminden çıkmış gibisiniz. Ama eğreti de durmuyor...

- Çünkü bu, benim. Kendimi ne kadar saklayabilirim ki? Benim gibi bir insanı, kalıba nasıl sokabilirsiniz ki? Masamın üzerinde ağzı açık bir konserve kutusu var. Kapağında, "Ağzımı açtırmayın demiştim!" yazıyor, içinde de 1982 Anayasası var. Bu, absürt bir şey. Çünkü ben öyleyim. Fıtratım böyle. Allah’ın da beni böyle istediğini, böyle sevdiğini düşünüyorum.

Kendinizi hangi sıfatlarla tanımlıyorsunuz?

- Özgür, özgün ve çılgın. Çılgınlık yaparım, giderim namazımı kılarım, çılgınlık yaparım Leonard Cohen dinlerim, sonra da Rahman Suresi...

Bu tür şeyler söylediğinizde, sizi dışlamaya çalışanlar olmuyor mu?

- Oluyor, "Sen bizden değilsin, içimize almayız!" diyorlar, ben de, "Zaten hiçbir zaman içinizde değilim ki!" diyorum. Benim Allah’la olan randevularımı kim engelleyebilir? Ben Allah’ı kızdırmamak adına yaşıyorum. Onu kızdırsam da, o bana "Gel" diyor, ben de giderim, kimse karışamaz. O yüzden bugün sözü edilen muhafazakárlık kalıplarında kendimi göremiyorum. Mesela makyajıma da takmışlar ama ben kimseyi bir şeye teşvik ettiğimi düşünmüyorum.

Demek istiyorsunuz ki, "Yaptığım makyajla kimseyi ne helale ne de harama teşvik ediyorum..."

- Aynen. Karşımdaki insanların zaaflarını tetikleyecek ya da frenleyecek insan değilim. Sürme çekmeyi çok seviyorum o kadar. Fakat şuh olmak adına yapmıyorum. Kadınlığını çok fazla erkeklerin başına vuran kadınlardan olmadığım için de Allah’ıma şükrediyorum.

İnsanın şöyle bir açıklaması oluyor mu: "Benim nefsim bu kadarını yapabiliyor, bu kadar örtünebiliyorum!"

- Yooo. Ben yanlış örtündüğümü asla düşünmüyorum ki. Bir sürü insan, "Tesettüre uygun değilsin" diyebilir ama ben onları dikkate almıyorum. Ben, insanların beni şekillendirmek istediği biri değilim...

Diyorsunuz ki, "Herkes nasıl örtünmek istiyorsa öyle örtünsün..."

- Evet. Ben bugüne kadar kimseye, "Yanlış örtünüyorsun!" demedim, bu laf ağzımdan çıkmadı. Kimse de bana demesin...

Kesik eldivenler size biraz da rocker havası veriyor...

- Evet, eldiven sevdiğim bir şey. Bu eldivenlerle camide elinizi açın ve Allah’a dua edin, insanlar orada sizin dua etmenizle değil, bu eldivenlerle dua etmenize takarlar...

Yaptınız mı?

- Yapabilirim de. Ama gelecek tepkileri biliyorum. Tekrar ediyorum, ben bunları farklı olayım diye yapmıyorum. Bunların dine aykırı olduğunu da düşünmüyorum. Allah’ın beni böyle sevdiğine inanıyorum.

Siz, her gün, radyoda bir sürü evlenme teklifi de alıyorsunuzdur...

- Evet ama ilgilenmiyorum. Yapmam gereken çok daha önemli şeyler var.

İnsanlar özgürce Allah’a gitsinler

İslami genç kuşağın sesi olduğunuzu söyleyenler var...

- Benim böyle bir iddiam olmadı ama evet ben de bir sesim. Hem çok anarşist ve aykırı bir sesim. Üstelik, sesim yüksek de çıkıyor.

Size, "İslami kesimin uzaylısı" da deniyor.

- Sonuçta, uzayda da namaz kılınabiliyor!

Radyoda Leonard Cohen çalınca rahatsız olmuyorlar mı?

- Geleneksel dayatmacılar, her şeyden rahatsız oluyor. Darbukanın, insanın kafasını yaran sesini eleştirmeme de tahammül edemiyorlar!

Onlar sadece ilahi mi çalmanızı istiyorlar?

- Hep ilahi dinleyecek halimiz yok ya! Cohen’in güzel sesinin sahibi de Allah’tır. Bizim camia, önceleri, radyodaki herhangi bir sohbetin altındaki ney sesi de onları rahatsız ediyordu, yılmadım. Gerçi, çok da kendi camiasını eleştiren bir insan olmak istemiyorum, bunlar benim gözüme sokulan şeyler olduğu için söylüyorum. Ben şunu istiyorum: İnsanlar, özgürce Allah’a gitsinler. Rahat bırakın, Ali’nin, Mehmet’in otoritesiyle, herhangi bir sekteye uğratmayın ya da bloke etmeyin onları... Hayat, benim için ne biliyor musunuz? Şöyle bir not: "Secdeye gittim, geleceğim..." Erken de dönebilirim, geç de. Ama geleceğim...

Bir taraf, ’Hayır örtünemezsin! Çağdışı!’ diyor DİĞER TARAF ’Bizim istediğimiz gibi örtüneceksin!’

Babalara, bakkal çakkal, eş dost, hep kızlarıyla ilgili laf eder, "Kızını da gördük, acayip giyinmişti" filan der, onların bazıları da kızlarını evlatlıktan reddetmekle filan tehdit eder...

- Benim babam, ilahiyat mezunu, falaka zihniyetli biri değil. Hiç öyle yapmadı. Ben de babamın hoşgörüsüne teşekkür etmek için, ona beste yaptım. Bizim evde, "Elalem ne der?"e takan annemdir.

Laikler sizi örtündüğünüz için, dindarlar da yeteri kadar örtünmediğiniz için eleştiriyor, değil mi?

- Evet ama alıştım. Laiklerin, örtülüler konusundaki önyargılarına hiç girmek istemiyorum. Çünkü bunları açıklamaktan bıktım. Bir taraf, "Hayır örtünemezsin, çağdışı!" diyor, öteki taraf ise, "Sen bizim istediğimiz gibi örtüneceksin!" diyor. Gerçi, iki taraf da dayatmacı bir şey yapıyor ama açıkçası, bizim tarafın eleştirileri daha çok koyuyor. Ben Allah’ın istediği gibi örtünüyorum. Onun istemeyeceğini düşündüğüm bir şey yapsam, hemen cayarım.

Kendinizi "arada kalanlar" kategorisinde hissettiğiniz oluyor mu?

- Asla. Mağduriyet edebiyatı hiç yapmadım. Bu ülkede başörtüsü sorunu yaşayan bütün kardeşlerimin, benim gibi enerjilerini başka yerlerde gösterebileceklerine inanıyorum. Üniversite okumadım da ne oldu? Yine radyocu oldum, yine yazılar yazıyorum. Onlar da yapabilirler. Ama ülkemizde başörtüsü sorununun yarattığı bir hantallık ve tembellik söz konusu. Önemli olan bunu aşabilmek...

HEDEF KİTLEM KAFASI DİK AKTİVİST RUHLU GENÇLER

Size dişi Ahmet Hakan diyenler var.

- Benim böyle bir iddiam yok. Samimi söylüyorum. Popüler olma derdim hiç olmadı. Ama bizim camiadaki olumsuzluğu eleştiren tek insan oysa, ben de onun gibi olmak isterim.

Hakkınızdaki, "Canavar kalem", "Fırtına kız", "Depresif, hafif gotik, sıra dışı entelektüel Müslüman" tanımları hoşunıza gidiyor mu?

- Gidiyor tabii. Hem de çok.

Tabii, "Zeki görünmek için en anlaşılmaz, çetrefilli cümleleri yan yana koyuyor ve edebiyat yaptığını zannediyor. Peh!" diyenler de var!

- Madem anlaşılmaz bir yazarım neden "bir kesimin sesi" diyorlar? Ben kalemimle buluş yapmayı seviyorum. Ondan anlaşılmaz olduğumu düşünüyorlardır.

Hedef kitleniz?

- Söyleyecek sözü olan, kafası dik, anarşist ve aktivist ruhlu gençler...

Haya/l/t Kırıklığı



Hayâllerim, hayat ağacına tutunmama vesile olan, cılız dallardır benim.

Azıcık zorlasalar, çıt! diye kırılacak kadar narin, bir o kadar kuru.

Hayallerim kırıldığı zaman, hayatım kırılır, dalına oturup, uzakları seyrettiğim, ufka bakıp, beni yeni limanlara götürecek gemi bacası gözetlediğim ağacımdan, dengemi yitirip düşmeye başlarım hemen.

Düşerken, budaklar batar yüzüme gözüme; tutunmaya çabalarım can havliyle.

Sarılmaya çabalarım sımsıkı, kabuklu yaralarım sürtünür kabuklarına.

Kanatır ellerimi.

Kıymıklar batar yüreğime.

Bilirim, düştüğümde kolum kanadımın bir kez daha kırılacağını. Kaynamasının günler, geceler, aylar alacağını.

Dayanılmaz sızılarla, uykusuz kalacağımı.

Cılız dallara tutunmanın bedelinin ağır olacağını.

Sonra, yine kendimden vazgeçip , hayat ağacımın, kırılan dallarına acımaya başlarım.

Suçlu aramağa gerek yoktur!

Kaderdir biraz da düşmek, kırılmak.

Hayâl kırıklığı, peşi sıra, hayat kırıklığı işte böyle sürer gider. Döner tuzlu sularla beslerim ağacımı.

Bir gün hastalanıp kurumaya başlarsa, kurtlara terk etmem!


Keserim kendi elimle, yanmasın odun diye, balta sapı olsun yerine..


Gülhane parkında bir kavak ağacı da değil ki, ardından türkü yakanı olsun.

Mezarlık süsü olmağa yaraşır, altı üstü bir selvi işte:

Gölgelikten başka meyvesi olmayan, çocukların bile tırmanmaya, meyve çalmaya tenezzül buyurmadığı.

Herşeye rağmen, gururlu, dik!




Şarkı:
ALEXANDRIA-CAROLINE LAVELLE

Müstear Bey'in Yazısı


Fişçiler : YARGILANACAKSINIZ!

“…Batı Almanya’da 1966’da SEKSENALTIBİN Nazi, suçlu görülerek, hüküm giymiş. Bunu gazetelerde okumak, radyolarda dinlemek için zamanımıza acımayız. Heyecanlanırız!

İşten sonra mitinge giderek oylarımızı vermeye hazırız: AZ! 86 bin azdır! 20 yıl hapis de az; uzatmak gerek!

Oysa bizde (Rusya’da) ON KİŞİ hüküm giymiş. (Türkiye’de hiç kimse! Muğlalı paşa direkten dönmüş…)

Oder ( Dicle ) ve Ren ( Fırat ) gerisindeki bizi rahatsız eder. Oysa Moskova’nın ( Ankara ) veya Soçi’nin ( Dersim ) yeşil çitleri gerisindeki, kocalarımızın ve babalarımızın katillerinin sokaklarımızda boy göstermeleri, bizimde onlara yol vermemizdeki gerçeklik -hesaba dâhil edilmez, bizi rahatsız etmez- ‘eski yaraları deşmek’ anlamına gelir.

Oysa bir orantı kurulduğunda, Batı Almanya’nın 86 bini, Rusya’da milyonun çeyreği eder! ( Ya Kemalyanus’un Çiftliğinde? )

***

Bilmece ki, çözümü bulmak bizlere çağdaşlara nasip olmaz: NE SEBEPTEN Almanya’ya kendi canilerini cezalandırmak hakkı tanınmıştır da, Rusya’ya tanınmamıştır?

Vücudumuzda çürümekte olan bu pislikten kurtulmadığımız taktirde, ne felaketler dolu bir yolculuk bekler bizi?

Dünya bizden ne öğrenebilecek?

Almanya’da görülen davalarda, kah burada, kah orada şaşılacak durumlar görülür kimi vakit: sanık iki eliyle başını tutar, savunmaktan vazgeçer ve yargıçlardan herhangi bir istekte bulunmaz. Ancak, şimdi canlandırılarak gözünün önüne serilen eski suçlarının manzarasıyla sarsıldığını, nefsine karşı nefret duyduğunu ve yaşamak istemediğini söyler.

İşte yargılamanın erişebileceği en yüksek nokta:

Suçun, suçu işleyenin gözünde bile, iğrenç hale gelme noktası.


Fakat biz n’apalım?

Günün birinde torunlarımızın torunları devrimizin birkaç kuşağına “sümüklüler kuşağı” adını takacaklardır: Boynumuz bükük, önce milyonları aşan sayımızla yok edilişimize razı olduk, sonraları ihtiyarlıklarını rahat içinde geçiren ihtiyarlarımıza baktık.

Pişmanlık duymanın onlara yavan ve gülünç gelmesi halinde biz n’apalım?

Başkalarına çektirdiklerinin yüzde birine katlanmaktan HAYVANİ KORKU duyanlarda, bu KORKU’nun, HAKÇA iş görme isteğine galip gelmesi halinde biz n’apalım?

Katledilenlerin kanı ile sulanmış toprağın hasadı ürünler onlara tatlı geldi ise ve elleri o nimetlere hırsla yapıştı ise, biz n’apalım?

Haliyle, et kıyma makinesinin kolunu, diyelim 1937 de çevirenler artık genç değil, yaşları elli-seksen arası, en iyi çağları refah ve konfor içinde geçti, dolayısıyla yaptıklarının AYNISI onlara yapılamaz, geç kalındı.

Pekala, yüce gönüllülükle davranalım, onları kurşuna dizmeyelim, tuzlu suyla şişirmeyelim, üzerlerine tahta kuruları serpmeyelim, kırlangıç usulü gem vurmayalım, çizmeyle, copla dövmeyelim, kafataslarını demir çemberlerle sıkmayalım, bagaj misali kamaraya istif etmeyelim, ki üst üste yatsınlar- yaptıklarının hiçbirini onlara karşı uygulamayalım, fakat HEPSİNİ BULALIM ve TÜMÜNÜ YARGILAYALIM, memleketimize ve çocuklarımıza karşı kaçınılmaz borcumuzu yerine getirelim. Yargılamaya gelince, kendilerinden önce, işledikleri suçları mahkûm etmeye gerek var. Israrla üzerinde durarak tümüne, teker teker:

* Evet, ben bir cellât ve bir katildim,

sözünü söyletmeliyiz.

***

İnsanlardan bir kısmının öbür takımının hakkından gelmek için besledikleri “FİKRİ” açıkça mahkûm etmeliyiz.
Kusuru susarak kabul edip, ortaya çıkmasın diye, onu beden içine soktuğumuzda, TOHUMUNU EKMİŞ oluyoruz.

İleride bire bin vererek bol ürün sağlayacaktır. Canilere ceza kesmeMekle, hatta onları kınamaMakla, yalnız değersiz yaşlılıklarını korumakla kalmıyoruz; aynı zamanda geleceğin kuşaklarını da ADALET’ in anlamından yoksun bırakıyoruz. Gençlerin apolitik umursamazlık havası içinde büyümeleri işte bu sebepten olmaktadır; “eğitimin hafif tutulmasından“ değil.

Gençler, alçaklığın her zaman refah getirdiğini ve hiçbir sefer mahkûm edilmediğini öğreniyorlar.

Böyle bir memlekette hem İNSANLIK bulunmaz, hem de KORKUYLA yaşanır…”

Aleksander Soljenitsin / Gulak Takım Adaları I. Cilt s. 156-158


Fişlenen İnternet Siteleri


Fişlenen internet siteleri diye bir liste yayınlandı.

Kendimi ya da tanıdıkları arıyorum. Bulan olursa haber versin lütfen:)